Edebiyat eleştirisinin yeniden ulus-aşiri hale getirilmesi

Avrupa Kültür Dergileri Ağı Eurozine, “Yazınsal Perspektifler” başlığı altında, çeşitli ülkelerin edebiyatlarını tanıtma amaçlı bir girişim başlattı. Çok önemli ve yararl bulduğumuz bu girişimi, Eurozine’in baş editörü Carl Henrik Fredriksson’un aşağıdaki yazısı ile Matt McGuire’ın Kuzey İrlanda edebiyatı hakkındaki makalesini yayımlayarak destekliyoruz. Desteğimizi önümüzdeki sayılarda da sürdüreceğiz.

Edebiyat eleştirisi, daha dar olan Avrupalı – yani son çıkan kitapların tartışılıp eleştirildiği metinler – anlamında, günümüzde hayli ulusal bir olaydır. Gazetelerde, haftalık ve aylık dergilerde tanıtılan neredeyse tüm kitaplar, basın organının çıktığı ülkede yayımlanmaktadır. İster şiir olsun, ister öykü ya da roman, dünyanın başka yerlerinde yazılmış ve henüz çevrilmemiş kitapların tek tek ya da genel tanıtımları son derece nadirdir.

Bu her zaman böyle değildi. Çok da uzun olmayan bir süre önce, gazete ve dergiler kendi ülkeleri dışında yayımlanan çağdaş edebiyatı düzenli bir biçimde tanıtır ve tartışırlardı. Hatta birçok yayının Paris, Roma ve Madrid’de (ya da New York, Moskova ve Berlin’de) yaşayan kendi “edebiyat muhabirleri” vardı. Odak noktası elbette, Fransız, Alman, İspanyol, İtalyan ve İngiliz gibi “daha büyük” edebiyatlardı, ama en azından eğitimli ve ilgili bir okur kitlesinin ufkunu genişletmek için biraz çaba harcanırdı.

Aslında, bazı dönemlerde ve bazı yerlerde, yabancı edebiyat tartışması öyle geniş kapsamlı ve canlıydı ki, yayıncılık açısından bir sorun haline gelmişti. 1953’te, İsveç’in en nüfuzlu edebiyat dergilerinden biri olan BLM‘nin editörü Åke Runnquist, günlük gazetelerde yabancı dildeki kitaplar hakkında çok fazla ve çok erken yazı çıktığından yakınıyordu. Birçok kitap özgün dilde yayımlanır yayımlanmaz hemen o gün tanıtılıyor, diye yazmıştı Runnquist. Ona göre bu aceleciliğin olumsuz yanı, söz konusu kitapların çevirisi çıktığında – ki çoğunun çıkıyordu! – haklarındaki genel tartışmanın çoktan durulmuş olması ve sonuç olarak çevirinin satabileceği ya da satması gerektiği kadar iyi satmamasıydı.1

İki yıl sonra, 1955’te, Runnquist şikâyetlerini yineledi; ama hiç değilse büyük gazetelerden bazılarının sorumluluklarını idrak edip yabancı dilde çıkan önemli kitapların eleştirisine iki kez – yani önce özgün dilde yayımlandıklarında ve sonra çevirileri çıktığında – yer vermeye başlamalarından memnun olduğunu belirtiyordu.2

Bugün, bu tür bir bakış neredeyse tümüyle, edebiyat dergileri tarafından arada bir yayımlanan tematik konular ve odak noktalarıyla sınırlı. Bu küçük yayıncılık sektöründe bile, durum tatmin edici olmaktan uzak: süreklilik kalmadı ve (çoğu kez ülkenin edebiyat tarihinin 50 ila 100 yılını kapsayan) bir odak noktası ya da kapak konusu sunulduğunda, vurgu edebi metinler üzerinde oluyor. Yazınsal eleştiri de eğer yapılıyorsa, genellikle belirli bir yazar çerçevesinde yapılıyor. Gerçekten çağdaş olana geniş açıdan bakan makalelere çok ender rastlanıyor.

Bu durum her yerde eşit derecede kötü değil. Almanya’da – büyük gazetelerin kültür sayfalarında bile – örneğin Polonya’da, Ukrayna’da, Rusya’da yeni yayımlanmış kitaplar hakkında arada bir sağlam bilgiye dayanan eleştiriler ya da en azından yorumlar görülebiliyor. Arada bir. Avrupa’daki diğer ülkelerin çoğunda ise hiçbir şey yok.

Bu gelişmenin birkaç nedeni var: Edebiyat kurumunda görülen genel gerileme, yayıncılık işindeki değişimler, hatta paradoksal olarak, “küreselleşme”. Ama hangi nedeni vurgulamayı seçerseniz seçin, sonuç aynı olacak: edebiyat eleştirisinin yeniden ulus-aşırı hale getirilmesine – ideal olduğu kadar pratik ya da profesyonel anlamda da – acil ihtiyaç var.

Åke Runnquist adlı editörün 1955’te yakındığı durum, yalnızca elli yıl sonra, bize neredeyse Nuh Nebi’den kalma görünüyor. Runnquist’in betimlediği sorunları yaşamayı hangi çağdaş yayıncı istemez ki? Onun ana ikilem olarak gördüğü şey hakkındaki yorumu – yabancı edebiyat yapıtlarıyla ilgili genel tartışmanın, çeviriler nihayet piyasaya çıktığında çoktan sona erdiği – biraz fazla duyarlı olabilir, ama yazılanın bir edebiyattan diğerine geçişi açısından bağlamsallaştırma ile aracılığın önemini çok iyi göstermektedir.

Gazete ve dergilerde çıkan yabancı edebiyat eleştirisi ve genel tartışmalar, yalnızca geniş bir okur kitlesi için değil, aynı zamanda “iş insanları”, yayıncılar ve yazarlar için de bir bilgi ve rehberlik kaynağı olmuştur.3 Bu tartışma ortadan kalktığında, ya da perspektiflerini yitirip tek taraflı hale geldiğinde, sonuçları bir bütün olarak edebiyat kurumunu etkiler.

İsveç örneğiyle devam edersek, Kraliyet Kütüphanesinin Ulusal Bibliyografyası 2004 itibarıyla, İsveççeye çevrilmiş tüm yazınsal yapıtların aşağı yukarı % 75’inin İngilizceden (% 7’sinin Norveççeden; %3,6’sının Fransızcadan; % 2’sinin sırasıyla Almanca ve Hollandacadan; % 1,2’sinin Rusçadan; % 1 ya da daha azının diğer dillerden) çevrildiğini göstermekte.4 Bu istatiksel eğilim yalnızca İsveç’e özgü değildir; oranlar, kendi aralarında değişse de, çoğu Avrupa ülkesinde hemen hemen aynı görünmektedir. Bu tür rakamlara gösterilen olağan tepki, parmağını yayıncılara çevirmek ve tüm suçu, bir zamanlar kozmopolitanizmin sağlam kalesi ve sözcüklerle fikirlerin serbest akışının garantörü olan bir iş alanına el atan ihmalci ve hayal gücünden yoksun iktisatçılara yüklemektir. Bu, en iyi ihtimalle, gerçeğin yalnızca bir parçasıdır. Şimdiki durumdan, dünya görüşünü – ve o görüşün sunulabileceği medyayı – kaybetmiş olan edebiyat eleştirmenliği de bir o kadar sorumludur. Yayıncıların, kendilerine yol gösterecek edebiyat eleştirmenlerinin tüm yelpazesine daha önce hiç olmadığı kadar ihtiyaç duyduğu – eleştirmenlerin takdir ve itirazlarının, işaret etme ve algılama güçlerinin gerçekten bir fark yaratabileceği bir zamanda – şu kritik anda, eleştirmenler bunu sağlayamamaktadır.

BLM, yani Åke Runnquist’in çevirilerin akıbetinden yakındığı dergi, Avrupa edebiyatları hakkında genel bir bakış açısı sunma hevesini yitirmesinden uzun süre sonra, 2004 yılında tasfiye oldu. Runnquist’in günlük gazetelere atfettiği ilgi ve aceleciliğin yerini de tam tersi aldı. Başka türlü hevesleri olan gazetelerin kültür sayfaları, görüldüğü kadarıyla, İngilizce dışında yazılan yabancı edebiyatı önsel olarak “kendine özgü”, dolayısıyla da çaba harcanmaya değmez olarak tanımlıyor.

Günümüzde yeni türlerin ve medyanın, örneğin internette edebiyat siteleri ile blogların ortaya çıkışının anlamı, büyük medya tarafından hor görülmüş ya da ihmal edilmiş yabancı edebiyatların bir kez daha tartışılmakta olmasıdır. Ne var ki, bu yeni edebiyat forumlarının genel özelliği olan bireysel coşku sorunsuz değildir: yaklaşımları çoğu kez, araştırmacı eleştiri yerine eleştirisiz olumlama, analiz yerine savunma, bağlamsallaştırma yerine sıralama şeklindedir. Ayrıca, edebi ve yarı eleştirel söyleme yrılan bu gayri resmi ve çoğunlukla kısa ömürlü alanlar, önceleri kamusal olan ortak bir alanın birbirinden tecrit edilmiş daha küçük topluluklara bölünmesi anlamına gelen, daha genel bir gelişmenin parçasıdır.

Sık sık değinilen sınırsız ve serbest (gerçek olmaktan çok potansiyel) “edebi polen aktarımı”nın en kötü düşmanlarından biri, yabancı herhangi bir şeye karşı gitgide daha fazla ilgisiz kalan daha geniş çaplı bir edebi kamusal alanın alerjik tepki(sizlik)leri olmayı sürdürmektedir. Bu tür bir eleştirel astımın en iyi ilacı ise edebiyat eleştirisinin yeniden etkin biçimde ulus-aşırı hale getirilmesidir.

Bonniers Litterära Magasin, 8/1953, s. 563-566.

Bonniers Litterära Magasin, 10/1995, s. 771-774.

Edebiyat eleştirisi bir bilgi kaynağı olmanın ötesindedir; ama aynı zamanda bir bilgi kaynağıdır.

Kungliga bibliotekets nationalbibliografi [İsveç Kraliyet Kütüphanesinin Ulusal Bibliyografyası], 2004.

Published 14 January 2008
Original in English
Translated by Filiz Nayır Deniztekin

Contributed by Varlik © Carl Henrik Fredriksson / Varlik / Eurozine

PDF/PRINT

Read in: EN / TR / DE / LT / FR / DA / HU / CS / ET

Published in

Discussion