Sovyetler Birliği Sonrası Rusya'da Çeviri Trajedisi

The politics and politicians of translation in post-Soviet Russia

Sıradan bir gözlemciye göre, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından ve Komünist rejimin sona ermesinden neredeyse 15 yıl sonra, Rusya çeviri piyasasında büyük bir patlama yaşanıyor gibi görülebilir. Gerçekten de, Alman Kitap Satıcıları Birliği’nin istatistiklerine göre, Rusya, son on yılın büyük bir kısmında Alman kitaplarının çeviri haklarını en çok satın alan on ülke arasındadır; ve Rusya Devlet İstatistik Komitesi bize 2001’de Rusya Federasyonu içinde yayınlanan tüm kurgu kitap başlıklarının yaklaşık 1/3’ünün çevirilerden oluştuğunu söylemektedir (gerçi, 2002 yılında çeviriler kurgu ve kurgu-dışı kitap başlıklarının toplam baskı adedinin yalnızca %13’ünün biraz üzerinde bir orana ulaşmıştır).

Çeviri, bununla birlikte, elbette bir piyasadan daha fazla anlam ifade eder. Bir yetenek, organize olmuş bir faaliyet ve ideal olarak bir kültürel sentez ve yaratıcılık sürecidir. Bu özelliklerin herhangi biri açısından bakıldığında, çeviri modern Rusya’da feci bir durumda bulunmaktadır. Bunu anlamak için öncelikle Sovyetler Birliği içinde çevirinin konumu ve rolünü ele almamız gerekir; özellikle son zamanlarda düşük seviyedeki edebi çevirileri eleştirenler bazen çevirinin “altın çağı” olarak ünlenen bir dönemi kıstas olarak aldıklarından dolayı.

Sovyet Rusya’da, yoğun sansürle karşılaşan alışılmadık derecede yüksek sayıda yetenekli yazar ve özellikle şair, resmi edebiyattan sıklıkla dışlandıklarından yeteneklerini çeviriye yönlendirmişti
Bununla birlikte, bu olgu hemen hemen yalnızca kurgu edebiyata(tiyatro ve şiir dahil) özgüydü ve bu yazarların çalışmaları genellikle özgün esere olan bağlı kalmalarından çok onların edebi yetenekleriyle ödüllendirilirdi. Gerçekten, pek çok şair kaynak dili bilmediğinden kelime-kelime çeviriye dayandırmıştır çalışmalarını.

Bundan başka, her şey çevrilemiyordu. Sovyet yayın dünyası kapalı, merkezi ve bürokratik olarak kontrol edilen bir yapıya sahipti; her yayın faaliyeti ve özellikle çeviri için izne gerek vardı. Yabancı dilde yazılan kitapların fiziksel olarak elde edilmesinin sıklıkla zor olduğu gerçeğine değinmeye gerek bile yok. Bazı türler elbette ki ayrıcalıklıydı: yabancı sosyalistlerin eserleri (ancak bu eserler Sovyetler Birliği’nin eleştirisi gibi “ortodoks almayan” bir bakış açısı içermiyorsa), ?tarafsız’ veya zararsız klasikler (uluslararası halk masalları ve çocuk edebiyatını içeren) ve Sovyetler Birliği tarafından resmi olarak onaylanmış, Rus olmayan yazarların edebiyat eserleri. Kırgızistanlı Cengiz Aymatov ya da müteveffa Avar şairi Resul Gazmatov gibi pek çok yazar ve şair çoğunlukla veya yalnızca Rusçaya çevirileri sayesinde tanınmasına rağmen, Sovyetler Birliği’nin her yanında ünlenmişti.

Sovyet dönemi edebi çevirilerin özellikleri, neredeyse 30 yıldır Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşayan, ünlü bir Rus tarihçi ve politik yorumcu tarafından bana aktarılan aşağıdaki anekdot vasıtasıyla örneklenebilir. Bu yazar 1950’lerde, genç bir adam olarak, hayatını yabancı dillerden yaptığı şiir çevirileri ile kazanmaktadır. Ne yazık ki, kendi kuşağındaki pek çok Rus gibi, tek kelime yabancı dil bilmez. Dolayısıyla pek çok diğerleri gibi, dil bilenler tarafından yapılmış “kaba” nazım çevirileri kullanır. Fakat kendisi de gelecek vadeden bir şair olduğundan, çeviri yapmak zahmetine katlanmayarak, kolay yoldan, kendi şiirlerini bazı yabancı ünlü şiirlerin çevirisi olarak sunar. Bir gün, Moskova’da birisinin dairesinde düzenlenen gayrı resmi bir şiir okuma toplantısına katılmıştır. “Çevirmen” olarak, toplantıda “çağdaş Türk şairlerinin eserlerini” sunar. Tesadüfen Nazım Hikmet de oradadır. S¸iirlerin okunmasından sonra büyük Türk şairi meslektaşına yaklaşarak, “Yetenekli bir gençsin. Ama bu akşam okuduğun şiirlerin sahibi olduğunu söylediğin Türk şairlerinin pek çoğunun yakın arkadaşı bulunmaktayım ve onların asla bu akşam okuduğuna benzer şeyler yazmadıklarını kesin olarak biliyorum,”der. Çok akıllıca bir davranışla, yetenekli genç adam bu olayın hemen ardından bir edebî çevirmen olarak kariyerine son vermeye karar verir.

Resmi ideolojik tercihler bazı edebiyat dallarını tümüyle dışlamaktaydı;: hatta kurgu edebiyatında bile resmi düşünce biçimine uymayan herşey yasaklanmış veya büyük ölçüde kısıtlanmıştı.

Kurgu-dışı ve özellikle hümaniter bilimler ve sosyal bilimler alanında önemli çok az şey çevrilmişti. Birçok yabancı kitap ve dergi Sovyet kütüphanelerinde yerini bulurken, bu kitapların pek çoğu spetskhran adı verilen depolara kapatıldı ve bu kitaplara erişim sadece Bilimler Akademisi sistemindeki ve hatta daha da sınırlı parti çevresi içindekilerle sınırlandı. (Olağan dışı fazla türdeki yabancı edebiyat eserinin?elbette yeterli düzeyde bir yabancı dil öğrenme yolu bulmuş olan- herkesin kullanımına sunulduğu Moskova’daki Yabancı Diller Kütüphanesi gibi bir iki tane dikkati çeken istisna vardı.)

Bu nedenle, kesinlikle pek çok yetenekli ve hatta iyi eğitimli çevirmen varken, ihtiyaç duyulan pekçok yetenek ve alışkanlık onlar için ulaşılamazdı: yabancı ülkede eğitim görmek fiilen imkansızdı, ve hatta “dost” olan üçüncü dünya ülkelerinin dilleri üzerinde uzmanlaşanların bile uzun süreli seyahat etmesine izin verilmiyordu.

Bugün, çeviri sorunu nicelikten çok bir nitelik ve erişilebilirlik sorunudur.

Rusya’da bugün yayınlanan çevirilerin çok büyük bir kısmının kalitesi vahimdir. Kelimeler ve tüm cümleler rutin olarak yanlış çevirilmekte, isimler yalnış yazılmakta ve zor pasajlarda çevirmenler veya editörler açıklayıcı notlar düşseler bile, bunlar çoğu kez yalnıştır. Bu durumun temelinde yatan etkenlerin bazısı Sovyet sisteminin mirasından kaynaklanıyor. Gerekli ölçüde bir yabancı dil bilgisi kazanabilecek kadar yurtdışında zaman geçirmiş olan hâlâ çok az insan vardır. Bugün Amerika Birleşik Devletleri ve Almanya gibi ülkelerde ciddi sayıda Rus diasporası varken, bırakın Rusya’da konuşulan ve yazılan Rusça’nın aşırı hızlı dönüşüme ayak uydurmayı, anadilini unutmamayı ve yaşadığı yere ait yeni dilde ustalaşmayı başaran çok az sayıda Rus vardır.Hatta gerçekten çift dil konuşan Rusların sadece çok küçük bir kesimi Batı standartlarına kıyasla gülünç şekilde düşük kalan ücretlerle Rusçaya çeviri yapmaya hazırdır.

Birçok yönden mâli etken anahtar konumundadır. İleri düzeyde gelişmiş ve farklılaşmış yayın kültürü olan ülkelerde, profesyonel çevirmenler belirli disiplinlerde uzmanlaşma ve çalıştıkları tüm dillerde bu disiplinlere özgü terminolojiyi bilme eğilimindedir. Çoğu zaman, zor çeviriler ilgili alanda yüksek düzeyde bilgi sahibi olan uzmanlar tarafından yapılır ve bu kişiler ya çok iyi ücret alır ya da mâli geleceklerinden kaygılanmaksızın çeviri yapmaya yeterli zaman harcamalarına izin verecek düzeyde bir akademik maaşa bağlanmışlardır. Rusya’da, hümaniter ve sosyal bilimler alanındaki çevirmenlere çok az ücret ödenir: ücret tarifeleri çok değişken olmakla birlikte, Moskova’da sayfa başına 4-5 dolar genellikle düşük bir çeviri ücreti olarak görülmez ve diğer yerlerde bu ücret daha da azdır. Kurgu eser çevirenlere genellikle daha az ücret ödenir. Yalnızca birkaç dergi ve yayınevi daha fazla ödeyebilme gücüne sahiptir ve bunun sonucunda, işlerine gerekli özeni göstererek yeterince zaman ayırabilen çok az profesyonel çevirmen bulunmaktadır. Çevirilerin çoğu, yaptıkları çevirininkinden farklı bir alanda uzmanlaşmış, çoğunlukla öğrenci veya orta düzeyli akademisyen olan, amatör çevirmenlerce gerçekleştirilir.

Bu amatörlük; bir lobi veya sendika, hatta çevirmenlerin ihtiyaçlarına yönelik sürekli bir profesyonel eğitim sistemi olmaması anlamına gelmektedir. Sonuç olarak, herhangi bir kalite kontrolü uygulayacak veya daha iyi ücretler için pazarlık yapabilecek bir çevirmen topluluğu yoktur. Asıl trajedi, daha bir çok Rus okur kuşağının Perestroika’dan bu yana yapılan berbat çevirilerle idare etmek zorunda kalacak olmasıdır; Rus çevirmenlerin mesleki becerilerinde niteliksel bir sıçrama olsa ve uzun ekonomik canlılık dönemi yaşansa bile, en popüler eserlerin dışında pek fazla kitabın yeniden çevrilmesi olası değildir.

Yayıncının bakış açısından, yabancı bir yazarın kitabını yayınlanmasında en büyük maliyet kalemi çeviridir ve durum Rusya’ya özgü olmasa da, kitle piyasasına hitap eden eserler dışında (cinayet romanları, popüler psikoloji vb.), dış fonlar olmadan çeviri ücretlerini ödeyebilen çok az bağımsız yayınevi vardır. Bu fonlar çoğunlukla ya Projet Pouchkine (Puşkin Projesi) gibi ulusal programlar ya da 1990’larda geniş ölçekli bir Çeviri Projesi’ni finanse eden the Açık Toplum Enstitüsü (veya Soros Vakfı) gibi uluslararası kuruluşlar tarafından sağlanmaktadır.

Bu nedenle, bu vakıfların (seçici) komitelerinde bulunan insanlar en güçlü çeviri politikacıları olagelmişlerdir. İronili bir şekilde, belirli bir kitabın çevirisine fon sağlanmasına ilişkin karar sıklıkla Rus yayın evleri tarafından değil, yabancı ülkelerin resmî görevlileri tarafından verilir; bu nedenle örneğin; Fransız elçiliğinin Fransız edebiyatını (kurgu-dışı dahil) neyin temsil ettiğine ilişkin yargısı, en azından yerel yayınevlerinin Rus kültürü açısından neyin çevirisinin önem taşıdığı veya iyi satılabileceği konusundaki görüşleri kadar ağırlık taşır çoğu kez. Almanca kitapların çevirisini destekleme kararı Almanya’daki bir komite tarafından verilir. Bu vakıfların ve Moskova’daki ulusal kültürel merkezlerinin faaliyet ve desteği çok kritik bir öneme sahip olduğu gibi, yayınevlerinin çeviri stratejilerini güçlü bir şekilde yönlendirmişlerdir. Bu nedenle, sadece “temel” bazı dillerden (İngilizce, Fransızca ve daha az bir kapsamda Almanca) az ya da çok sistematik olarak yapılan çeviri yapılmaktadır. Rusya içinde çeviri çalışmalarını finansal olarak destekleyecek herhangi bir ulusal kültürel merkezi olmayan diller kötü bir şekilde temsil edilmekte ve en azından Rusların birçok ülkenin edebiyatı hakkındaki bilgisi ciddi şekilde eksik kalmaktadır. “Başlıca Avrupa ülkeleri” dışından birkaç yazarın kitabı son dönemde bestseller olmuştur, ancak en iyi eğitimli Ruslar bile Orhan Pamuk ve belki Yaşar Kemal dışında başka bir çağdaş Türk yazarını veya Haruki Murakami gibi üç ya da dört Japon yazardan başka birini zorlukla hatırlamaktadır, Japonya ile Türkiye arasındaki tüm ülkeler şöyle dursun.. Kültürel alış-veriş bağlamında, Rusya’nın hem Avrupa hem de Asya ülkesi olduğuna dair eski inanış açık bir şekilde yanlıştır: Rusya kesinlikle Avrupalıdır, daha doğrusu, Avrupa’nın bir taşra ülkesidir, zira Avrupa dışındaki edebiyatlar A.B.D, İngiltere, Fransa ve Almanya’da Rusya’dan çok daha iyi temsil edilmektedir. Dahası, bu anılan programlar kapsamında yayınlanan kitapların çoğu, on yıllar önce Rusça’ya çevrilmiş olması gereken, kendi alanlarındaki klasiklerdir ve gerekli olmalarına rağmen, çoğunluk Rusya’nın -hatta yazıldıkları ülkenin- çağdaş sosyal gerçeklikleriyle pek fazla ilgileri bulunmamaktadır.

Çevirilerin finansmanı probleminden oldukça bağımsız olarak, çevirisi yapılan kitaplara erişim de ciddi bir sorundur. İlk olarak, çeviri kitapların Rus yazarlar tarafından yazılan kitaplarla birlikte paylaştığı bir fiziksel erişim problemi vardır: Fransa, Almanya veya A.B.D’den farklı olarak Rusya’da herhangi bir merkezî kitap dağıtım ağı, “postayla sipariş” sistemi, basılı kitapların kayıtlı olduğu tam donanımlı bir veri tabanı bulunmuyor.. Bu nedenle, okuyucular kendi yerel kitapçılarının seçimlerine bağımlıdır ve başkent dışındaki okuyucunun gelir düzeyinin çok düşük olması, (bazen yerel kitapçıların sırt çantasıyla yapılan) taşıma maliyetlerinin yüksekliği dolayısıyla, bestseller olduğunu kanıtlayamayan çok az kitap Saratov, Perm ya da Khabarovsk kentlerinde satılma şansına sahiptir. Bu sorun, çoğu yayıncının her yayınladıkları kitabı ülkenin 16 merkez kütüphanesine gönderilmesini zorunlu kılan yasaya uymaması ve devletin yasayı sistematik olarak uygulaması için gerekli kaynağa sahip olmaması yüzünden daha da katmerleşmektedir.

Belki de daha ciddisi, kültürel erişim sorunudur. Sovyetler Birliği’nde, siyasal bilim veya sosyoloji gibi disiplinler yok gibiydi. Geçmiş on yıl veya daha öncesinde çevirilen kurgu-dışı kitapların birçoğunda Rusça’da eşanlamlı karşılığı olmayan bir terminoloji kullanılmıştır ve çevirmenler hâlâ herhangi bir disiplinde standartlaştırılmamış olan uyduruk sözcükler veya türetmeler kullanmaya zorlanmaktadır. SSCB hatta sonrası dönemin okulları veya yüksek eğitim kuruluşlarında okurların büyük çoğunluğu bu terminolojiyi ve bu kitaplarda ortaya atılan meseleleri anlamak için gerekli kültürel donanıma sahip değildir; ve bu sorun yukarıda belirtildiği gibi düşük kalitede çeviri ve redaksiyon yüzünden büyümektedir. S¸imdi Moskova ve Saint-Petersburg’da (çok daha az ölçüde diğer büyük kentlerde), “discourse”(söylem) ve “identity” (kimlik) (diskurs ve identichnost) gibi kelimelerden oluşan yeni dile “vâkıf” olan bir yazar kesimi bulunmaktaysa da, onların eserleri de, pek çok orta veya daha yaşlı okuyucuya, çevirdikleri yabancı yazarlar kadar gizemli gelmektedir.

Son bir – iki yıldır, küreselleşme (ve küreselleşme karşıtlığı), A.B.D’nin dünya hakimiyetinin sorunları v.b. hakkındaki kitapların çevrilmesine yönünde, en azından Moskovalı birkaç yayınevinde yeni bir eğilim baş göstermiştir. Ancak bu eğilim, esasında uluslararası bir tartışmaya katılmak için ciddi bir çabadan ziyade skandal yaratmayı hedefleyen bir hareket olmuştur; nitekim aynı yayıncılar çok kez en aşırı ulusalcı ve yabancı düşmanı kitapları yayınlamaktadır.

Tersine, büyük kentlerdeki küçük entellektüel merkezler dışında, kurgu-dışı edebiyat alanındaki çoğu Rus yazarınca (“bilimsel” edebiyat türünde) üretilenlerin pek çoğu kesinlikle yabancı okuyucuların ilgisini çekmemektedir: “Kültüroloji” gibi yeni “disiplin”lerin ürünleri, devrim-öncesi veya mülteci Rus filozoflarının yüzeysel olarak kavranılan fikirleriyle ve Sovyet-sonrası gerçekliklere karşı çoğunlukla çaresiz ve yönü belirsiz bir tepkiyle karışık, Sovyet dönemi klişelerinin bir kolleksiyonudur.

Böylece Rus edebiyatına yabancıların gösterdiği ilgi genellikle kurgu eserlerle sınırlı kalmıştır. Birçok ülkede olduğu gibi yabancı yayınevleri, sınırlı bir entelektüel seçkinler kesimine hitap eden kurgu yapıtlarla birlikte, kitle piyasasını hedefleyen yapıtları da; “Rusya’ya özgü” gerçeklikleri işleyen ve Rusya hakkındaki kalıplaşmış imajları yeniden üreten “etnik” edebiyat bağlamındaki değeri açısından yargılama eğilimindedir. Tesadüfen, bu eğilim 1990’ların ortalarından beri bizzat Rusya’da etkin olan bir moda ile aynı zamanda oluşmuştur. Bir arada ele alındığında bu faktörler, özellikle yabancı ülkelerden gelen bağış ve ücretlerle yaşayan pek çok Rus yazarını, karakter ve üsluplarının Rusya’ya özgü sayılan özelliklerini vurgulamaya itmiştir. Rusya hakkındaki yaygın kalıplarla uyumlu olarak, son yıllarda yabancı ülkelerde başarılı olan Rusça kitapların çoğunluğu kaos, şiddet, cinayet, mafya ve alkol -veya Rusya ile geleneksel olarak ilişkilendirilen “maneviyat”ve “duygusallık”- ile doludur.

(Öte yandan, dışarıda başarı kazanan az sayıda Rus yazarından bazıları Rusya’da hemen hiç tanınmamaktadır. Kurgu dışı edebiyatta, en bariz örnek müteveffa İgor Timofeev’in, Arapça ve Fransızca çevirileri Arap dünyasında 2000 yılından beri çok satan (Lübnanlı Dürzi lideri) Kemal Canbolat biyografisidir. Rusça aslı ancak 2003 yılında 1000 adet basılan kitabı Moskova’daki bir uzmanlaşmış kitapevinden başka sipariş eden de olmamıştır. Kurgu alanında ise Ukrayna’da yaşayan ve son yıllarda Batı Avrupalı okurların Rusça yazan yazarlar arasında en çok rağbet ettiklerinden biri olan Andrei Kirkov örnek gösterilebilir. Rus kitapçılarının bu yazarın herhangi bir eserinin baskısını bulması hayli zordur; neyse ki birçoğu ?birçok çağdaş Rus yazarınınki gibi, Internet’ten bedava indirilebilmektedir.)

Adil olmak gerekirse, eski Sovyet (Sovyet-karşıtı) edebiyat kültürünün yıkıntıları arasından yeni ve zengin bir edebiyat çıkmış olmakla beraber, dünya çapındaki sorunları veya göçler, geçmişte işlenen suçlarla yüzleşmek, veya “küreselleşme” ile “ulusalcılık” arasında ikiye ayrılan dünyada bireyin durumu gibi hem Rusya, hem de diğer Avrupa ülkelerini ilgilendiren sosyal konuları ele alan az sayıda Rus yazarı bulunduğu itiraf edilmelidir.. Eğer bu olgu, yukarıda değinilen, sosyal bilimler alanındaki ciddi çalışmaların azlığıyla birlikte düşünülürse, pek çok yabancı yayınevinin neden Rus yazarlarını küresel veya Avrupa çapındaki diyalogun katılımcıları olarak değil de, kendi ülkelerinin özgünlüklerini sergileyen kişiler olarak gördüğünü açıklamaktadır.
Rus yayınevlerinin bu yaklaşımı değiştirebilecek çapta bir nüfuzu yoktur: özellikle Bertelsman veya Random House gibi birçok büyük Batılı yayıncılık grubundan farklı olarak, Rus yayınevleri uluslararası okuyucu topluluğuna yeni bir yazarı tanıtmak için gerekli finansal yatırımların (yan haklar vs, gibi) altından kalkacak durumda değildir. Rusya, örneğin Fransa ya da Polonya’dan farklı olarak, Rus yazarlarını yabancı basına tanıtma faaliyetini yürütecek merkezileşmiş kuruluşlara sahip değildir. Rusya’nın onur konuğu olduğu, 2003 Frankfurt Kitap Fuarı’nda Rus Basın-Yayın Bakanlığı’nın zayıf performansı bu konuda iyi bir örnektir: Bakanlık tarafından organize edilen söyleşilerin birçoğu İngilizce veya Almanca’ya çevrilmemiştir ve Alman okuyucusuna Rus yazarları tanıtan broşürleri daha önce edebi metinler üzerinde hiç çalışmamış olan teknik çevirmenler Almanca’ya aktarmış ve neredeyse her şeyi yanlış yapmışlardır.

Bu, temelde Rusya içindeki prestijlerini arttırmak veya basit ve klişelerle dolu genellemelerini sorgulayacak kimsenin bulunmadığı yabancı ülkelerde Rus kültürünün kendilerinden menkul temsilciliğini yaparak simgesel bir sermaye edinmek için gözlerini dışarıya çeviren Rus yazarların önünü açmaktadır. Amerika’da uzun bir süre yaşayan, tanınmış yazar Tatyana Tolstaya “önyargılı kültürel çevirmen”liğin bir örneğidir: ABD’deyken Rusların kendilerini istisnai bir toplum olarak gören tavrı hakkında ironili ve aşağılayıcı bir dille yazarken, Rusya’da Batı’yı eleştirmekten kaçınmayan Tolstaya, eş sunucusu olduğu bir TV programında aşırı ulusalcı yazarları öne çıkarmaktan da çekinmemektedir.

Daha da aşırı bir örnek olarak, neo-faşist entelektüel Alexander Dugin’nin İstanbul Üniversitesi’nde geçenlerde (2003 Aralık) gerçekleştirdiği performansa değinebilirim: Sözde “neo-Avrasyalı” ideolojisi (Avrasya hakkında, örneğin Türk diplomasi çevrelerinde duyulabilen söylemle pek ilgisi olmayan, ulusalcı ve gizemci fikirlerin eklektik bir derlemesi) üzerine konuşan Dugin, iki kıdemli Rus diplomatının eşliğinde, Rus heyetinin bir üyesi olarak katıldığı Irak ve Kıbrıs konusundaki bir konferansta iyi karşılanmıştı. Aşırı sağın Dugin gibi bir temsilcisinin Rusya’da halihazır rejimin kontrolündeki gazeteler ve TV aracılığıyla geniş bir izleyici kitlesine ulaşabilmesi yeterince tehlikeliyken, medyanın hiçbir tepkisiyle karşılaşmadan Türkiye’deki siyasi çevrelerce saygın bir konuk olarak karşılanması, Türkiye’de Rusya üzerine akademik çalışmaların geleneksel zayıflığıyla izah edilebilir. Anca bir “Rusya gözlemciliği” geleneğinin güçlü olduğu ülkelerde bile, siyasetçi veya yazar olsun, “Rusya adına” konuştukları iddiasında olanları eleştirel bir bağlama oturtabilecek uzmanlığa sahip olanların sayısı her zaman yeterli değildir.

Bütün bunlar elbette ki sadece Rusya’ya özgü değildir. Çeviri dünyanın her yerinde birtakım benzer sınırlamalar ve etkilere maruz kalmaktadır. Ne var ki, Rusya örneğinde, bu ülkenin uzun bir zaman dış dünyaya kapalı kalmış olması ve 1980’lerin sonu ile 1990’ların başındaki Oksidentalist coşkunun yerini yeni bir ulusalcı taşralılığa bırakması, durumu kötüleştirmiştir. Yine de, güncel neo-otoriter eğilimler entelektüel yaşamı ve bağımsız yayıncılık ortamını engellemezse, zaman içinde, çeviri işinin maddî ve entelektüel sorunlarının yeni bir uzmanlaşmış çevirmenler kuşağının coşkusuyla telafi edilebileceğini umabiliriz.

Published 19 January 2005
Original in English
Translated by Özlem Tezcek/Osman Deniztekin

Contributed by Varlik © Mischa Gabowitsch Eurozine

PDF/PRINT

Read in: TR / EN

Published in

Discussion