Çeviriyi Çevirmek

Türkiye, “Çeviri Çalışmaları” bünyesinde çok özgün ve özel bir deneyim ortaya koyar. Bu ülkede modernleşmenin kendisi, Batılılaşma isteğinden ayrı düşünülemediinden ötürü, bir çeviri sürecidir. Osmanlı İmparatorluğu döneminde, devletin yeniden yapılandırılması ertelenemeyecek bir zorunluluk olarak ortaya çıktığından, Batı kurumlarının nakli önkoşul olarak görüldü. Bu nakil “doğal” bir müdahale olarak başlamakla birlikte, sadece teknolojiyi değil, altındaki dünya görüşünü de kapsadığı için model kısa sürede keskin bir dönüşle ideolojik bir hal aldı. Materyalizm kavramı bu hareketin sonuçlarından biri oldu ve 1876-1908 döneminde Türkiye’nin en harikulade ve üzerinde en çok spekülasyon yapılan kurumu oluşturuldu: Telif ve Tercüme Dairesi.

Telif ve Tercüme Dairesi’nin Türk aydınlarının ve Türk modernitesinin kaynağı ve teleolojik arzusu olduğuna inanılır. Dahası, Türk modernizasyon modeli her zaman pozitivizmin mutlak etkisinde olageldi ve kendisini öncü aydınların toplumun geri kalanı üzerindeki denetimi olarak ortaya koydu. Bu da çeviri sürecine doğal bir destek olarak algılanmalıdır. Açıkça, bu model ve sürecin esas dönüm noktası Türkiye Cumhuriyeti’nin ilanı oldu. Cumhuriyet, kurulur kurulmaz yüzünü aydınlara döndü ve sadece Batılılaşmanın temel hedef olduğuna değil, bu hedefe ulaşılmasının eğitim sürecine dayandığına da inandı. Bu gelişmenin temel adımlarından biri olarak, 1930’larda, bir yanıyla o dönem Avrupa’sının ırkçı düşünce sistemlerinin etkisiyle olsa da, kültür alanında iki önemli gelişme yaşandı. Bunların birincisi, Ankara ve İstanbul Üniversitelerinde Klasik Araştırmalar ve Hititoloji ve Sümeroloji gibi kürsülerin -büyük ölçüde Nazi rejiminden kaçan Musevi-Alman akademisyenlerin yardımıyla- kurulmasıydı. İkinci gelişmeyse, Batı uygarlığının temelleri sayılan Roma ve Yunan uygarlıklarına gösterilen ilgi dolayısıyla başkent Ankara’da Latin ve Yunan dillerinin eğitimine yoğunlaşan bir lisenin kurulması oldu.

1940’larda bu yaklaşım bir adım ileri götürüldü. Yine Ankara’da devrin önde gelen entelektüellerinin Batı klasiklerinin Türkçeye çevrilmesi göreviyle istihdam edildiği Tercüme Bürosu, Milli Eğitim Bakanlığı’nın bir
birimi olarak kuruldu.1 Bu, Türkiye Cumhuriyeti kültür tarihinde bugüne dek aşılamamış eşsiz bir misyondu. Amaç, kesinlikle bir “yeni vatandaş” tipi yaratmaktı. Girişimin geçmişi 19. yüzyıla kadar uzandığı halde, Cumhuriyetin misyonu bu anlamda çok daha radikaldir. Burada hatırlanması gereken bir özel koşul; projenin, her şeyin otoriter tek parti rejimi tarafından yaratıldığı ortamda, öncü seçkinlerin güçlü iradelerince biçimlendirilip formüle edildiği gerçeğine hayati bağlılığıdır. Türkiye’nin görece demokratik çok parti rejimi fırsatını yaratan yeni bir siyasi aşamaya geçmesiyle bu “misyoner” yaklaşıma verilen önem azalmaya başladı. Politik iradenin ekseni merkezden kenar (periferik) güçlere doğru kaydı ve kitleleri memnun etmek için geliştirilen popülist yaklaşımlar, verilen ödünler “çeviri misyonu” diye adlandırdığımız olguyu gözden kaçırdı.

Bugünkü noktada böylesi bir projenin pratik ve ideolojik işleyişini tartışmamız oldukça güç. Bunun, böyle bir projeyi destekleyecek Avrupa-merkezli yaklaşımın artık desteklenip teklif edilmesinin olanaksızlığı başta olmak üzere birçok nedeni var. Bir başka neden, birçok analiz ve hararetli tartışmanın ardından, “Batı Düzeni” kavramının dikkatle ele alınması gerektiği noktasına ulaşılmasıdır. Bu iki kısıtlamanın “Karşılaştırmalı Edebiyat” kavramı üzerinde de, onu daha çok-kültürlü, daha çoğulcu bir metodoloji ve epistemolojinin tercih edildiği yeni bir pozisyona iten etkileri bulunmaktadır. Çok-kültürlülüğün bu yeni dönemi, sadece alt düzeydeki kesimler, azınlıklar ve feminizm vb.’yle ilgili yeni araştırma ve çalışma alanları ortaya çıkarmakla kalmaz, hümanizm kavramına yeni bir içerik ve biçim de verir. Uzun süredir hafife alınan hümanizm, bir hayat bulma sürecinden geçmektedir. Emily Apter’in son makalelerinden birinde gözlemlediği şekilde, karşılaştırmalı edebiyat çalışmalarının yeni aşamasına katkıları bulunan Edward Said gibi önemli bir isim, sonuç değerlendirmesinde hümanizme meydan okumayan ve önemini göz ardı etmeyen bir tavır almıştır. Öte yandan alt düzeyli kesimler, zulme uğrayanlar ve bastırılanlara ilişkin olası bütün yaklaşımların zemininde daha geniş bir hümanizm anlayışı bulunagelmiştir. Tek koşul, hümanizmin bu açıdan yeni bir öz kazanmasıdır. Bu, artık antik Yunan ve Roma’nın büyüklüğü inancı zeminindeki 19. yüzyılın romantik hümanizm versiyonu değildir. Said’in deyişiyle, daha laik ve dünyevidir.

20. yüzyıl yeni bir hümanizm anlayışı yaratma yönünde güçlü bir istekle sona erdi. Belli bir açıdan eşitlik ve bilimsellik zemininde yeni bir dünya yaratma niyetleri için yargılanamayacak olsalar da, trajik bir şekilde çöken otoriter rejimler, günün gerçekliğinden çok geleceği vurguladığı için bir başka açıdan insanlığa mutluluk getiremedi. Kuşaklar, sonrakileri geliştirmek için feda edildi. Dahası, türdeşlik (homojenlik) kaygısı, toplumların çoğulculuk ve çeşitlilikten gelen zenginliğe ulaşımını engelledi.

Geliştirilen yeni öneriler, çeşitliliği (heterojenlik) ve çoğulculuğu teşvik etmektedir. Teknolojik gelişim, bu amaçlara ulaşmada önemli bir destek sağladı. 20. yüzyılın sonlarında geliştirilen yeni kavramlar, öncelikle coğrafyanın tarihe meydan okuması diye özetlenebilecek çok özel bir durumun sonucu oldu. Bu açıdan, 20. yüzyılın sonları parçalanma, geçiş ve sınırların aşılması gibi olgulara tanık oldu. Bu kavramların tamamı bu dönemde önem atfedilen bellek, kimlik, beden, cinsiyet ve cinsellik kavramlarıyla karşılıklı ilişkilidir. Bu noktada, bu yeni palazlanan kavramların yeni çeviri anlayışının ayrılmaz bir parçası olup olmadığı tartışılabilir. Bu anlayışla çeviri, dar anlamda bir dilden bir başka dile tercüme, ya da bir metnin bir başka metne çevrilmesi değil; sonuçta insan anlayışı, hoşgörü, özgecilik gibi kavramların aktarımıdır. Başka bir deyişle, çevirinin içerdiği kavramlar, bu kez daha karmaşık ve hatta daha esaslı olarak yeniden su yüzüne çıkmıştır. Çeviri, daima hümanizme ait bir koşul olagelmiştir ve şimdi bütün gerekli entelektüel unsurlarla birlikte insanoğlu tercüme edilmektedir.

Hayatının bir kısmını İstanbul’da geçiren ve İstanbul Üniversitesi’nde Roma Uygarlığı Araştırmalar Merkezi’ni kuran Leo Spitzer, her şeyin ötesinde bir hümanistti. Spitzer’in bu önemli özelliği sürekli sergilediği bir paradoksta açıkça belirmektedir: Spitzer bir yandan edebiyatın “karşılaştırıcı” gücü olduğunu ileri sürerken, bir yandan da dillerin birbirine çevrilemeyeceğini savunuyordu. Bu görüş, kesinlikle, Spitzer’in soyut dil kavramına saygı ve sevgisinin bir sonucuydu. Spitzer’in duyarlılığına itiraz edilmemesi gerekir. Ve şimdi, mevcut insanlık sorunlarına tek çarenin geniş anlamıyla çeviri diyebileceğimiz şey olduğunu tartışma zamanıdır.

 

İlginç bir not olarak, Varlık edebiyat dergisinin kurucusu Yaşar Nabi Nayır, İstanbul'da Fransızca eğitim veren bir lisede okumuş, ve bu büroda istihdam edilen genç entelektüellerden biriydi.

Published 14 January 2004
Original in Turkish

Contributed by Varlik © Varlik / Eurozine

PDF/PRINT

Read in: EN / TR / SV / IT

Published in

Discussion