Pro patria mori ve obsequium

25 October 2017
Read in:

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Referandum sonuçlarının açıklanmasından sonra yaptığı iki konuşmanın ilkinde AKP’nin il, ilçe ve belde temsilcilerinde bir “metal yorgunluğu”  yaşandığını, ikincisinde AKP’nin “sosyal ve kültürel iktidarı” henüz ele geçiremediğini söyledi. Yazıda önce “metal yorgunluğu” saptamasını kültürel iktidar ‘yoksunluğu’  serzenişi bağlamında ele alacağım. Ardından AKP ve “sosyal/kültürel iktidar” üzerine kültürün nasıl bir iktidar tarzına denk düştüğü, Erdoğan’ın ne demek istediği ve AKP’nin sahip olamadığı şeyin ne olduğu gibi sorulara Murat Belge, Ahmet İnsel, Tanıl Bora, Yusuf Kaplan ve Hilmi Yavuz gibi düşünürlerin verdikleri yanıtları yorumlayarak tartışacağım. AKP’nin politik ikna stratejilerini farklı toplumsal gruplara göre nasıl biçimlendirdiğini göstermeyi deneyeceğim.

Bunu yaparken Pierre Bourdieu’nün dört tip sermaye tanımından yararlanacağım (1993). Ekonomik sermaye farklı üretim, sahip olunan taşınmaz mallar, fabrikalar, emek gibi faktörleri ve ücret, miras, maddi metalar gibi ekonomik metaların tamamını içerir. Kültürel sermaye ya eğitim sisteminin ya da ailenin aktardığı entelektüel niteliklerle kazanılan sermayedir. Bu sermaye örneğin kamusal alanda söz alan bir kişinin duruşunun ve sesinin etkileyici olması, kendine duyduğu özgüvenle konuşması gibi bedensel rahatlığında gözlenir; eğitimsel sermaye ise kurumlaşmış bir yapı olarak bireylerin niteliğinin belirlenmesinde etkin eğitim kurumlarının sağladığı sermayedir. Toplumsal sermaye bir birey ya da grubun sahip olduğu tüm toplumsal ilişkilerle oluşur; ilişkilerin kurulması ve sürdürülmesine imkân tanır; toplumsallaşma gücüne dayalı bir sermayedir, karşılıklı davetler, ortak eğlenme biçimleri buna işaret eder.

Bu dört sermayeden farklı olarak simgesel sermayeyse bilişsel inşa etkinliğini, temsili ve mükemmellik kodunu içerir. Bu sermaye her sermayenin içerisinde görülebilecek, sahip olunan simgesel değerler bütünüdür. Diğer sermaye tiplerinden herhangi birinin algı kategorileriyle kavrandığı biçimdir. Algı kategorilerini oluşturan aktörler dört farklı sermaye içinde belirleyici bir rol oynar (Bourdieu, 1992, s.202). En iyi iş adamı ödülleri, edebiyat ve şiir ödülleri, gazetecilik ödülleri ya da devletin verdiği nişanlarla simgesel üretim alanının “seçkinleri” olarak belirlenenler, kendi alanlarındaki destekçileri ve karşıtları tarafından kabul görenler simgesel sermayeye sahip kişilerdir.

“Metal Yorgunluğu”: Kanaat Takipçileri

“Metal yorgunluğu” metallerin yapısal olarak bozulması ve metalleri oluşturan atomlar arasındaki bağların gevşemesi şeklinde tanımlanıyor. Demek ki “metal yorgunluğu” AKP’nin parti politikasını stratejik olarak yapılandırmakla görevli aktörler arasındaki koordinasyonun bozulduğunu ifade ediyor. Böylesi bir bozukluğun AKP Kadın Kolları’nın Ankara ve İstanbul’un iki farklı semtinde İslami yaşam tarzının daha da tutuculaşmasına hizmet eden etkinliklerinde kısmen doğru olduğunu, kısmen de hareketin amacına ulaşmasını engelleyen durumlarla gerçekleştiğini gözlemlemek mümkün. Kadınlara verilen öğütler aile içi ilişkileri ve çocukların eğitimi gibi konuları belirlemeye devam ediyor. Durumu bu iki semtte tanık olduğum vakalara dayanarak açıklamaya çalışacağım. 1Bunu yaparken yukarıda tanımlanan farklı sermaye tiplerini AKP’nin dünya görüşünün inşa edilip pekiştirilmesindeki rollerinin ve kimi kırılma noktalarının altını çizeceğim.

AKP’li Kadınlar Büyük Kentlerin Çeperindeki Semtlerde Hangi Kapıları Çalıyor?

Ankara’da AKP’nin iktidar olmasıyla adını çok duyuran, 1980’li yıllarda Milliyetçi Hareket Partisi’nin kendisinin onaylamadığı cinsten hiçbir kuşu uçturtmadığı, AKP’li belediyelerle birlikte dinin daha ön plana çıktığı milliyetçi kimliğin yaygın olarak benimsendiği Keçiören’de göze çarpanlar şöyle:

70’li yaşlardaki babaanne ile üniversiteye hazırlanan biri kız (17 yaşında), diğeri erkek (20 yaşında) iki torunu günlük yaşamlarından, eğitim projelerinden ve öncelikle annelerinin katıldığı dinî toplantıların evde oluşturduğu yeni davranış ve yaşam kodlarından kimi sahneler aktarıyor.

Erkek torun iki yıldır üniversite giriş sınavlarına hazırlanıyor, hukuk fakültesine girmeyi henüz başaramamış. Kız kardeşiyle birlikte sınava hazırlanırken, AKP’nin politik görüşünü temsil eden kadınların düzenlediği toplantılara düzenli olarak katılan annesinin üniversiteye girmek için çalışan kız kardeşini takdir etmekten çok uzak olduğunu, ona başını örtmesi yönünde sıkça ve ısrarla uyarıda bulunduğunu söylüyor. Annesinin hatim toplantılarında İslami yaşam tarzı konusunda yapılan telkinleri benimsemesiyle evde babası da dahil olmak üzere herkesten (özellik de kızından) dinî buyrukları yerine getirmesini talep ettiğini dile getiriyor.

Bu semtte dinî buyruklara göre yaşama eğilimi yeni değil; namaz kılmak, camiye gitmek, zekât vermek, oruç tutmak gibi Müslümanlara farz olan tüm dinî pratikler esnek ve zorlayıcı olmayan bir şekilde yerine getiriliyordu. Kadınlar bu dönemde henüz pardösü giymiyor, tüm saçlarını kapatacak şekilde başörtüsü de takmıyorlardı. AKP’li belediyeler döneminde gecekonduyken betonlaştırılan (apartmanlaştırılan) bu ilçedeki değişim, öncelikle AKP Kadın Kolları’nda çalışan Kuran kursu ya da İmam Hatip Lisesi mezunu, aynı mahallede ikamet eden kadınların önderlik ettiği hatim indirme seanslarına2katılan ev kadınlarının çoğunun evlerinde dinî vecibeleri uygulamaya başlamasıyla gerçekleşmiş görünüyor. Genç çocuk babası bir gün kız kardeşine yüksek sesle seslenirken, annesinin müdahale ederek “kızın adını yüksek sesle bağırma dışarıdaki erkekler duyar, günaha girersin,” dediğini aktarıyor. “Bu kadar kör cahil olmanın nasıl bir şey olduğunu anlayamıyorum, annemi bir türlü çözemedim, ama annem olduğu için yine de saygı duymak zorundayım,” diyor.

Genç çocuğun annesine rağmen kot giymeye devam eden kız kardeşi pek söz almazken kendince görüşleri olan genç, eğitim sisteminin ciddi bir zaaf içinde olduğuna, ülkenin temel sorunlarının bu sistem iyileştirildiğinde düzelmesinin mümkün olduğuna, hukuk fakültesini kazanabilirse mezuniyetinden sonra eğitim politikaları alanında uzmanlaşıp, ülkenin bu sorununa çözüm arayacağına ikna olmuş görünüyor. Sosyal medyada örgütlenerek, politik bir partiye katılmadan bu amacını gerçekleştireceğine inanıyor. Hiçbir politik partinin mensubu olmamakta kararlı. Ailesinin dershaneye gitmesi konusunda baskı yaptığını, ama kendisinin ilköğretim yıllarından bu yana dershaneye gittiğini, dershanenin kendisine verebileceği hiçbir şey kalmadığını düşünüyor. Genç, Gülen Cemaati’nin açmış olduğunu düşündüğü dershanelere gitmiş. Ama oradaki “ağabeylerle” pek anlaşamamış.

Babaanne “Eskiden ne kurs vardı ne dershane,” diyor. 1990’lı yılların sonundan itibaren mahalledeki tüm çocukların iyi ya da kötü dershanelere gitmeye başladığını; 1980’li yıllara göre daha yüksek gelir elde etmeye başlayan gençlerin anne baba olduklarında kendi çocukluklarında sahip olmadıkları bu imkânı çocuklarına sunmakla gurur duyduğunu; üstelik de dershanelerde “inançlı” öğretmenlerin ders vermesinin onları rahatlattığını söylemek mümkün. Kendileri gibi çocuklarının da düşük kültürel sermaye sahibi olmamalarını bilinçli bir şekilde düşünüp düşünmediklerini belirlemek zor olsa da, çocuklarının takdir edilen meslekler edinmelerini; kendileri gibi esnaf, işçi ya da memur olmamalarını (maddi bir refaha da denk düşeceği için) destekledikleri görülüyor.

Bu açıdan bakıldığında, devlet okullarının niteliksiz eğitim verdiğinin farkında olan ve maddi durumu elveren aileler imkânları dahilinde çocuklarını özel kolejlere gönderiyor. Yalnız bu semtte ve benzerlerinde özel kolejler, dershaneler ve devlet okullarının verdiği eğitim birbirini aratmayacak şekilde nitelikten yoksun. Bu kurumlarda eğitim gören çocuk ve gençlerin üniversite sınavlarında başarılı olması ender görülüyor. Giriş sınavında düşük puan alanlarsa genellikle Türkiye’nin dört bir köşesinde büyük şehirler dışındaki şehirlerde yeni açılan üniversitelerde okuyabiliyor. Şunu da not düşmek gerek; çoğu sosyoloğa göre, ailelerinin kültürel sermayesi “düşük” olan gençlerin iyi bir eğitim alması, prestijli üniversitelere gitmesi Batı’da bile çok az görülüyor. Türkiye’de sayıları gittikçe artan üniversitelerden alınan diplomaların da bu kurumlarda okuyan gençlerin toplumsal basamaklarda yükselmesini sağlamadığı gibi kültürel sermaye edinmelerine de pek katkıda bulunmadığı bilinen bir gerçek.

Örneğimizdeki gençler üniversitede eğitim görmenin kendilerine başka bir kapı açacağının farkındalar. İçine doğdukları toplumsal çevrenin gittikçe baskıcı bir inançla kendilerini denetim altına almaya çalışmalarından rahatsızlar. Baskının daha çok annelerden geldiğini, annelerin kız çocuklarını kendi yaşam alanlarında tutmaya çalışmak için katılaşmış bir inanç tarzını onlara dayattıklarını söyleyebiliriz.

Söz babasına gelince politik eğilimi ne diye sorduğumda “Annem gibi dinî çevrelere gitmez. Ama o da gittikçe daha katı bir Müslüman oldu, televizyonda seyrettiği Osmanlı döneminde geçen ya da dinî konuları işleyen dizilerle Erdoğan hayranı oldu; Erdoğan’a toz kondurmuyor artık,” diye belirtiyor. Babaannenin aktardığına göre gelini kapısını hiç çalmadığı gibi oğlunun da onu ziyaret etmesine karşı çıkıyor. “Bu nasıl bir inanç, kılınan namaz okunan Kuran neye yarıyor?” diye hayıflanırken kendisinin de katıldığı hatim dualarında hatibin “Kızlarınızı okula değil İmam Hatip Okullarına gönderin,” diye öğüt verdiğini, “bunun kendisine doğru gelmediğini,” söylüyor. Bir diğer gelininin de bu toplantılara dört yaşındaki kızıyla düzenli olarak katıldığını, orada duyduğu karı koca arasındaki ilişkilere dair öğütlere uyarak ailesini ziyarete gittiğinde artık kocasından uzakta iki ya da üç günün dışında kalmadığını belirtiyor. Gelinine hatim buluşmalarında bu süreyi uzattığında “kocasına saygısız davranıp, eşlik görevini yerine getirmediğinden dolayı günah işleyeceği” söylenmiş. “Niye bu toplantılara katılıyorsun?” diye sorulduğunda “Bu toplantılarda hatiplerin söylediklerinden bana uyanları önüme alıyorum, uygun bulmadıklarımı da arkama atıyorum,” diyor. Camilerde imamlar da böyle öğütler veriyor mu sorusuna “Hayır,” diyerek karşılık veriyor.

Toplumsal ve Kültürel İktidar Alanından Dışlananlar

Hatim indirmeyi amaçlayan bu buluşmalar hafta içi her gün düzenleniyor. Yukarıda değinilen Bourdieu’nün kültürel ve toplumsal sermaye ayrımına dayanarak, bu semtte yaşayan, kültürel sermayesi aldıkları aile içi geleneksel kodların özümsenmesi ve genellikle ilkokul ya da lise düzeyinde kalan eğitimleri yüzünden “düşük” olan, genellikle ücretli bir işte çalışmayan kadınların toplumsal sermayesinin hatim indirme toplantılarıyla sınırlı olduğunu; hafta sonlarının eşler evde olduğundan aile içi ilişkilere tahsis edildiğini; ek olarak da semt içi komşuluk ilişkilerinin toplumsallaşmada önemli bir yer tuttuğunu söylemek gerek. Komşuluk ilişkileri sürse de bu ilişkilerin yerini televizyon seyretme ve hatim kurslarına gitmenin aldığı söylenebilir.

AKP Kadın Kolları’na üye ve kültürel sermayeleri dinle kısıtlı kadın temsilciler, bu tür semtlerde eğitim düzeyi düşük ve düşünsel evrenleri popüler İslam’ın etkisi altında biçimlenen yaşam tarzının ilkelerini yeniden harekete geçirmekte pek zorluk çekmiyor. Semt kadınlarının katı bir erkek egemen düzenin hâkimiyeti altına alınmasında önemli bir işlev görüyorlar.

Bu çevrelerde kültür genellikle Kuran okumayı bilmek, Kuran okunan gruplarla bir araya gelmek, dinî sohbetlere dahil olmak şeklinde karşımıza çıkıyor. Çocukların eğitimi ne kadar önemsenirse önemsensin geleneksel kültürel yapının hep salık verdiği gibi kız çocuklarının eğitiminde dinî kültürel yapının belirleyiciliği sürüyor. Dolayısıyla AKP’nin kapı kapı dolaşarak iletilmesini talep ettiği yeni Türkiye, yeni yaşam tarzı, yeni gençlik, yeni demokrasi, yeni rejim, yeni adalet, yeni eğitim sistemi hakkında simgesel sermaye sahiplerinin inşa ettiği kanaatleri yaygınlaştıran hatimci kadınlar, ekonomik ve kültürel sermaye “yoksunu” bu toplumsal grupların, toplumsal ve kültürel alanlardan daha fazla dışlanmasına hizmet ediyor. Yeni İslami ideolojinin etki alanındaki ailelerin çocuklarıysa, içinde yaşamak zorunda kaldıkları koşullar nedeniyle neye sarılıp yaşamlarını ne üstüne bina edecekleri konusunda büyük bir kafa karışıklığı yaşıyor.

2000’li yılların (hepsi olmasa da) gençleriyse ailenin aktardığı baskı düzeyi artan din ve popüler medya ürünleri ağırlıklı toplumsal ve kültürel sermayeye (belki de) sosyal medyanın yaygınlaştırdığı farklı toplumsallaşma imkânına sahip olmaları nedeniyle tamamen karşı çıkmasalar bile temkinli yaklaşıyor.3AKP’nin ideolojik tutumunu benimsemeye çekinceli yaklaşan ve ailelerinin kültürel baskısından rahatsız (kuşak çatışması yaşayan) gençleri kendi ideolojik kampına çekmek için seçme ve seçilme yaşını düşürme yolunu seçtiği düşünülebilir.

Keçiören’den Beşiktaş’a Başka Bir Hikâye

Bir başka yerde, İstanbul’da alt-orta sınıfın ve öğrencilerin yaşadığı Beşiktaş’ta kapıyı açan kocası eski imam bir “yaşlı” kadın, bir ziyaretim sırasında önce beni ikrama boğdu. Karpuzlar, lokumlar, İstanbul dışındaki yazlık evlerinin bahçesinden toplanmış erikler. Benim de üniversiteli olduğumu bildiğinden eğitimli oğlu hakkında konuşmaya başladı. Övünerek hafız olduğunu söylediği oğlunun erkek çocuklarının babaları gibi hukuk eğitimi aldığını, Galatasaray Üniversitesi’nden mezun olan torunlarından birinin Amerika’dan aldığı yüz bin dolarlık bursla Harvard Üniversitesi’ne hukuk yüksek lisansı yapmaya gideceğini söylüyor. Babaanne torunlarının İstanbul’daki Robert Kolej’de okumasından, babalarının eğitimleri için gerekli gelir düzeyine sahip olmasından iftiharla söz ediyor; “İkisi de hukuk da okumayı seçerken,” diyor ve ekliyor “babalarının hukuk bürosunda çalışarak, geleceklerini güvence altına alacaklarını biliyorlardı.”

Babaanne Amerika’ya eğitime gidecek torununun aile terbiyesi aldığını, bu terbiye sayesinde yabancı bir ülkede yoldan çıkmayacağını tekrarlayıp, bunun olmaması için her gün dua ettiğini söylüyor. “İslam,” diyor, “tek ve en güzel dindir; kadınların örtünmesini namuslarının ve iffetlerinin korunması için buyurur. İnsanlığın Müslümanlığı kabul etmesi için çalışmak en büyük sevaptır, bunu yapana cennetin yolları açılır.” Sohbet sırasında kendisiyle aynı mahallede oturan kızı geliyor. İmam Hatip Lisesi mezunu, İslami giyim tarzına uygun giyinen kızının semtteki camilerden birinde Kuran kursu öğretmeni olduğunu öğreniyorum.

Bu örnekteki yaşlı kadının oğlunun ve torunlarının aldığı eğitimden söz ederken onların Robert Kolej ile Galatasaray Üniversitesi’ne gitmiş olmalarının altını özellikle çizdiğini düşünürsek, bu okulları iyi eğitim veren okullar olarak gördüğünü, onların bu okullardan aldığı diplomaların toplumsal ve kültürel bir imtiyaz olduğunu bildiğini varsaymak yanlış olmaz. Konuşurken öncelikle oğlunun ve erkek torunlarının eğitimlerinden bahsetmesi, kızınınkinden ise söz etmemesi de dikkate değer. Görülüyor ki kız çocuğunun eğitimi ile erkek çocuğunun eğitimi birbirinden ayrışmış. İyi okullarda eğitim görmek övülecek bir nitelik olarak konuşmaya dahil oluyor, ancak bir kaygı da mevcut: Oğul ile torunların hafız ve hatip olacak derecede İslami yaşam tarzını benimsemiş olmaları, eğitimin ailenin ve okulun yarattığı “farklı” habituslar arasında bir gerilimin ortaya çıkmamasının güvencesi olarak görülüyor. Kız çocuklarının eğitimi ise en azından bu örnekte habitus çatışmasını önleyecek dinî eğitimle sınırlı kalıyor.

Güldüren Bir Fetva

2007 yılının Mayıs ayında Kahire’de Sünni teolojinin en önemli merkezlerinden biri olan Al-Azhar Üniversitesi’nde çalışan iki imam/hoca, “Büyüklere süt emzirme” fetvası çıkarır. Fetva erkekle aynı mekânda çalışan kadının erkeği beş defa emzirmesi koşuluyla baş-örtüsü takmadan onunla birlikte çalışmasını mübah görür. Fetvayı yazanlar bu fetvanın amacını şöyle açıklıyor: “Kadın birlikte çalıştığı erkeği beş defa emzirdiğinde bu erkeğe annelik yaptığı için artık ikisi arasında hiçbir cinsel ilişki ihtimali kalmaz” (akt., Benslama, 2016, s.106).

Bu fetvayla mizahçılar alay eder, gazetelerde fetvayla ilgili “biri bir köpeği ısırdı” türünden sansasyonel haberler çıkar: “Bir devlet kurumuna gittiğinizde 50 yaşında bir memurun çalışma arkadaşı bir kadının göğsünden süt emdiğini görürseniz şaşırmayın”, “erkek memurlardan biri bugün kadın arkadaşlarından birinden kahve içtiği sırada onun kendisini emzirmesini talep etti”, “açık alanlarda süt emmek doğru değil, şirketlerde süt emzirme odalarının bulunması gerekir”. Günlük gazetelerden biri şöyle bir olay aktarır: “İki koca eşlerinden aralarında cinsel bir ima olmaması için arkadaşlarına süt emzirmesini istedi”. İşe imamlar da karıştı “süt emzirme” fetvasına karşı fetvalar çıkarırlar! (akt., Benslama, s.107).

Politik İslam’ın “İslami yaşam tarzı” davasına kamusal bir meşruiyet sağlayan kadının başörtüsü takması ya da kapanması hakkında Lacan der ki “kadın kadın olduğunu maskeler. Kadın tam da maskenin altında fallus haline gelmek için kendini saklar” (1994, s.380). Kadınların erkekleri emzirmek için saçlarıyla birlikte bedenlerini açması fantezisi acaba bu kadınların örtünün gerisindeki fallus olmalarına engel olur mu?

Düşünmeye Meylettirmeyen Kanaatler

Keçiören ve Beşiktaş’tan verilen bu örneklerde kadın-erkek, ebeveyn- çocuk ilişkileri ile eğitim anlayışının özellikle kız çocukları söz konusu olduğunda geleneksel ve dinî kanaatlerin egemenliği altında. Dinî kanaatlerin toplumsal sınıf ya da kuşak farklılığı uyarınca farklılar gösterdiğini belirtelim. Tüm toplumsal yapıyı kuşatmış bile olsa kanaatler, radikal bir denetim aracı olarak öncelikle kültürel çevreleri dinî bilgilerle ve dinî temaları konu alan popüler kültür ürünleriyle sınırlı toplumsal gruplarda daha belirleyici bir rol oynuyor.

Ulus Baker ölümünden sonra İngilizceden çevrilerek Birikim Yayınları’ndan çıkan Kanaatlerden İmajlara; Duygular Sosyolojisine Doğru adlı kitabında “kanaatler,” der, “yürürlükte olan sorulara verilen yanıtların filtrelenerek toplulaştırılmasına hizmet ettiği, bunların da hep birlikte malumat setlerine dönüştürüldüğü bir alana işaret eder. Yani kanaatler cevabı belli soruların toplumsalın sınırları içerisinde, denetimli ve disiplinli bir şekilde sorulup sınırlı cevapların alınmasına neden olur, yüzeyseldir ve düşünmeye sevk etmez” (akt., Erez, 2014). Kanaat hakikate karşıdır, bir toplumun ortak görüşlerinin toplamı, saplantıları ve fobileri, rasyonel ve nesnel olmayan inançlarla fikirlerinin bütünü, kısaca bir toplumun ideolojik topolojisidir. Bu topolojide ekonomik sermayesi ile popüler kültürel sermayesi düşük toplumsal kesimler, kanaatlerle yönetilmesi en kolay kesimlerdir. Bu kanaatlerin, ekonomik ve kültürel sermayesi yüksek toplumsal gruplar için de kuşatıcı bir boyutu olduğunu unutmamak gerekir. Aşağıdaki tartışma bu argümanı açıklamayı amaçlıyor.

Kanaat İnşacıları

Algı kategorilerinin tanınması ve dayatılması işini üstlenen toplumsal aktörler yukarıda tanımlandığı anlamda kanaatlerin yeniden üretimi ve yaygınlaştırılması için mücadele ederler. Toplumsal alandaki konumların farklılığına, politik mücadelenin en imtiyazlı yeri olan konum alışların çeşitliliği denk düşer. Politik mücadele toplumsal dünyanın meşru bir vizyonunu dayatma iktidarı için girişilen bilişsel bir mücadeledir. Bu vizyonu mutlak anlamda meşrulaştıran hukuki yapıdır, çünkü hukuk meşru görülen ve devletin güvencesi altında olan hâkim vizyonun doğallaştırılmasını sağlar. Egemenlik ilişkilerinin üstünü örter. Bir meta-sermaye olarak devlet, hâkim vizyonun üretilmesi için simgesel sermayenin ve simgesel şiddetin en yüce sahibidir. Diğer tüm sermaye biçimlerini üstten yönlendirir ve denetler.

Devletin bizzat yetiştirdiği ve yetki verdiği bürokratik aktörlerin inşa ettiği temsiller, aslında bir kurgudan ibaret olan devletin sürekliliğini sağlar ve onu bir gerçeklik olarak var eder (Bourdieu, Olivier, Will, 2000). İktidarın par excellence yeri olarak temsiline ulaşan devlet, hukuki ve bürokratik yapıların kendisine meşru olarak verdiği fiziksel ve simgesel şiddet uygulama imtiyazıyla, ekonomik, kültürel ve toplumsal sermayelerin toplumsal sınıflar arasında dağıtımında neredeyse tek söz sahibidir, ayrıca iktidarlar üstünde de tek iktidar sahibidir. Farklı politik oluşumların devleti hâlâ ele geçirmek için mücadele etmesinin nedeni de budur. Devlet, simgesel şiddetin uygulayıcıları olan bürokratik ve hukuki aktörlerin toplumsal alanda neyin iyi olduğuna dair buyrukları söylemsel olarak dile getirmeleriyle meşruluğun bir ürünü ve meşruiyet kaynağı haline gelir (Vézinat, 2014).

Hâkimiyetin mekanizmalarını çözümleyen Pierre Bourdieu, Max Weber’in devleti meşru fiziki şiddet tekelini elinde bulunduran üst bir yapı olarak tanımlamasını eleştirir. Düşünüre göre devlet sadece fiziki şiddet tekeliyle tanımlanamaz, aynı zamanda simgesel şiddet tekeliyle de tanımlanmalıdır. Fiziki şiddet tekelini meşrulaştıran asıl simgesel şiddettir (Roux, Sapiro, Charles ve Poupeau, 2014). Nazi Almanya’sı ‘saf ırk’ adına kitlesel kıyımlar yapmış,  devletler ‘milli çıkar’ gerekçesiyle birbirlerine sonu vahşetle biten savaşlar açmış, mültecilerin ‘yurttaşlık’ adına başka bir yerde yığınlaşmasına karşı çıkılmıştır.

Simgesel şiddet kendisinin şiddet olduğunu reddeden bir şiddettir. Kaba güç ve darbeleri başka bir yere havale eder. Dilde ve dil aracılığıyla, sıkça da temsilde ve temsil aracılığıyla işler. Ama bu simgesel şiddetin kelimenin en katı anlamında şiddet olmadığı anlamına gelmez. Hatta simgesel şiddet fiziki şiddettir ve öyle olmaya devam eder (Terray, (2002). Bourdieu’nün pek çok farklı yerde dile getirdiği ve yazdığı gibi devlet en çok simgesel üretim üstünde egemenlik kurmak ister.

AKP: Toplumsal ve Kültürel İktidar Arzusu

Erdoğan’ın AKP’nin “sosyal ve kültürel iktidar”  açıklamasını ele alan yazılara gelelim. 15 Şubat 2017 tarihinde Birikim dergisinde yayımlanan “Kültürel Hegemonya” başlıklı yazısında Tanıl Bora AKP’nin kültürel iktidardan anladığının Nazi Almanya’sında görülen türden bir ‘kültür düşmanlığına’ denk düştüğünü yazar. AKP’nin düşmanının öncelikle hâlâ bir iktidarın öznesi olduğuna inanılan “Beyaz Türkler’ olduğuna” işaret eden Bora, AKP’nin “solda üretilmiş anti-elitizmi bedavadan gaspetmeye kalktığını” da söyler. Türkiye’nin dün ve bugününün 20. yüzyıl başındaki Hitler Nazizmi’yle açıklamak çok daha çetrefilli ve uzun soluklu bir çalışmayı gerektirir kuşkusuz. Aynı şekilde Türkiye solunun entelektüel karşıtlığı da (kısa yazıların bir sorunu bu olsa gerek). Yeni olanı geçmişle karşılaştırarak anlamaya çalışmak yeni olgunun tekinsiz ayrıksılığından dolayı en çok kullanılan yöntemdir. Yeni olguyu bir yorumlama alanıyla kısmen anlaşılır kılar, ama yeni olguyu başka yorum alanlarının da dışında bırakır. AKP sadece anti-entelektüalist bir politik yapı olarak düşünüldüğünde (doğrudur da bu düşünce), İslamcı uluslararası hareketin dünyanın modernleşmesine karşı alternatif aradıklarında çıkış yolunu, Batılı toplumsal, simgesel ve kültürel yapılara karşı İslami radikalleşmede gördüğünü de akılda tutmak gerekir. Almanya’nın yaşadığı Nazi süreci ile Türkiye gibi Müslüman ülkelerin şu an maruz kaldığı İslamcılık arasında önemli bir fark olduğunu unutmamak gerek.

Batılı anlamda simgesel üretime daha yakın olan “Beyaz Türkler” ile buna karşı olan “Yeni Türkiye’nin Türkleri” gibi kaba bir ayrım yine de işlevsel olarak iki grup arasındaki farklılıkları belirlemede yararlı olabilir. Pierre Bourdieu 1979 yılında yazdığı La Distinction (Farklılaşma) kitabında etik ve estetik yargıların toplumsal gruplar arasındaki mücadelenin konusunu oluşturduğunu belirtir. Düşünüre göre kültürel pratikler, beğeniler ve yargılar meşru olandan meşru olmayana, ‘saf zevkten/beğeniden’ ‘barbar zevke/beğeniye’ dayanan bir hiyerarşi şeklinde kurulan toplumsal inşalardır. Klasik tiyatro bulvar tiyatrosunu, ata binme ya da golf futbolu barbar zevkler konumuna indirger. Klasik müzik, resim, heykel, edebiyat ve tiyatro gibi asil kültür alanları vardır. Ya da asilleşme yolunda ilerleyen sinema, fotoğraf, jaz ve resimli roman gibi kültür alanları. Kültür alanı zevk ile zevksizliği bir sınıflandırma, karşıtlaştırma ve hiyerarşi içinde kurar. Böylesi bir hiyerarşiyi belli bir tarihsel ve toplumsal anda oluşturmuş egemen güçlere karşı başka bir egemen güç kendi kültürel alanını inşa etmek istediğinde ilkinin yerleşik kıldığı kültürel beğenilerin yerine kendi kültürel beğenilerini koymak için mücadele eder. Politik gücü ele geçiren, bir anlamda simgesel şiddetin tüm araçlarını elinde bulunduran güç olarak diğer tüm alanlara hâkim olma yetisine sahip devleti egemenliği altına alan yeni grup, kültürel alanı da kendi dünya görüşüne göre yeniden inşa etme yoluna gider. Türkiye’deki yeni grup, İslamcılığın içinden ortaya çıkan bir gruptur.

Dolayısıyla ‘Yeni Türkiye’nin’ devlet ajanları, ‘Batılı Beyaz Türkleri’ yaratmış olan Cumhuriyet dönemi devlet ajanlarının kültürel yargı ve beğenilerine karşı kendi kültür anlayışlarını egemen hale getirmeye çalışmaktadır. Her iki grubun giyim tarzı, ev içlerini dekore etme biçimi, turistik etkinlikleri, eğlenme zevkleri, yaptıkları spor etkinlikleri ve mimari estetik anlayışları birbirinden ayrışmıştır. Değil mi ki, politik İslam’ın kamusal eylem biçimlerinden en önemlisi üniversitelerde ve devletin resmî kurumlarında genç kız ve kadınların başörtüsü takma özgürlüğünü elde etmeyi amaçlıyordu. Son yıllarda Türkiye’de tiyatroların ve eğlence alanlarının kapatıldığını; görünür yerlerde içki içmenin yasaklandığını, giyim tarzı olarak ‘muhafazakâr’ çevrelerde genç kız ve kadınların benzer başörtüsü ve pardösü giymeye başladıklarını; kültürel sermaye oluşumunun ilk adımını oluşturan eğitim kurumlarında müfredatların yinelenen bir şekilde değiştirildiğini; 15 Temmuz 2016 tarihindeki darbe girişiminin ardından büyük bir toplumsal “temizliğin” yapıldığını gördük.4

Bunların anlamı meşru eserler ve zevkler hiyerarşisinin yeniden kurulmasıdır. AKP’nin kültürel alanda da egemen olmak için medyanın, üniversitelerin, vakıfların içini boşaltarak tüm toplumsal yapının çimentosu olması isteğinin kökeninde folk-İslam’ın yattığı (Murat Belge’nin T24’deki “Kulturkamph”) saptaması biraz zayıf kalıyor. Türkiye’de İslamcılığın topyekûn toplumsal, kültürel, eğitimsel ve bunları yönlendiren simgesel sermaye alanlarının tek gerçeği haline getirilmesi için sadece “folk-İslam” yeterli gibi görünmüyor. Bu alandaki simgesel şiddet simgesel üretim üzerindeki hâkimiyetle daha da meşru hale geliyor.

Ahmet İnsel Birikim’de 5 Haziran 2017’de çıkan “Zor Gücüne Dayanan Kültür Savaşı” başlıklı metninde Cumhurbaşkanı’nın AKP’deki kültürel iktidar zafiyetine dair açıklamasının önemi, bu zafiyetin “bütün yetkileri kanunen ve fiilen elinde toplayan bir devlet gücünün ağzından dile getirilmesi” olduğunu yazıyor. Bu söylemi bir zafiyet işaretinden daha çok, AKP’nin toplumda İslamcı dünya görüşünün tek egemen görüşe dönüştürülmesi yolunda fiziksel şiddeti meşrulaştırmak için simgesel şiddete daha fazla başvuracağının işareti olarak okumak daha doğru gibi. İşlerinden atılıp sadece işlerine geri dönmek için ölüm orucu tutanların kamusal alandan zorla alınıp hapishaneye kapatılması için öncelikle her ikisinin de ülkedeki devlet geleneğine karşı konum alan, politik görüşleri “kirli” kişiler olarak tanımlanması gerekmişti.5Türkiye’deki devlet geleneği devletin hükmüne karşı çıkmak için sokaklarda hak mücadelesi yapılmasını hiçbir zaman meşru görmemiştir.

31 Mayıs’ta Medyascope.tv’de yaptığı programda Ruşen Çakır soruyor: “AKP neden sosyal ve kültürel alanda iktidar olamadı?” AKP’nin kültürü popüler bir İslamileştirme olarak düşündüğünü; AKP’nin kendisinin de uzunca bir dönem işbirliği yaptığı Fethullah Gülen’ci kadroların “entelektüel gücü” ele geçirmeyi amaçlayan kültürel ve toplumsal değişim projesinin, AKP’nin bu cemaatle fikir ayrılığına düşmesi sonucunda ve 15 Temmuz darbe girişimiyle de tüm Gülenci kadroların devletin tüm organlarından temizlenmek zorunda kalmasıyla sekteye uğradığını; ayrıca 1980’li yıllarda eğitim görmüş kimi İslamcı ideolojiye eğilimli entelektüellerin çoğunun partide imtiyaz sahibi olmaya başlamasıyla pragmatist bir tutumla eleştirel düşünceden tamamen uzaklaştığını söylüyor.

Postmodern felsefi ve sosyolojik akımı kendi entelektüel gelişimlerinde özellikle Batı modernliğinin eleştirisi ve kimlikçi politikaları açısından benimseyen bu kişiler, dinî kimliğin savunuculuğunun meşrulaştırılmasında önemli stratejileri ya kendileri inşa ettiler, ya da inşa edeceklere yol gösterdiler. AKP’nin kültürle arasındaki sorunların en önemlisi, bu entelektüellerin simgesel sermayelerini İslamcılığın mutlak iktidar arzusunun gerçekleşmesi için araçsallaştırmakta hiçbir beis görmemeleri oldu. Bu durumu Pierre Bourdieu toplum bilimlerinin profesyonelleşmesi olarak görür. Bu profesyonelleşme, toplum bilimcilerin piyasanın, özel şirketlerin ya da politikanın taleplerine uygun konuları çalışmaya yöneltir. Toplum bilimciler toplumsal sorunların bu şekilde iktidar odaklarınca belirlenmiş tanımına kendilerini kaptırdıklarında, kaçınılmaz olarak doğrudan ya da dolaylı şekilde egemenlik stratejilerinin içinden konuşur ve bu stratejileri üreterek meşrulaştırırlar.

Bourdieu’ye göre bundan toplum bilimcilerin politik bir tarafta yer almamaları gerektiğini değil, aksine iktidar odaklarıyla aralarına eleştirel bir mesafe koymalarının kaçınılmaz olduğunu söyler (akt., Bonnewitz, 2002, s.15). AKP ile gönül birliği eden toplum bilimciler karşı-iktidar üretme kapasitelerini bu nedenle yitirmiştir. Çünkü devlet simgesel şiddetin meşru kullanıcısıdır, bu şiddetin üretilmesine aracı olan düşünürler de devletin her alandaki bakış açısının yaygın kabul görmesinin ajanı haline gelirler.

Yusuf Kaplan, Ruşen Çakır’ın yukarıda aktarılan düşüncesini T24’te 11 Haziran 2017 tarihinde yayımlanan yazısında onaylıyor. Kaplan AKP’nin halkı okuyamamasını partinin ele geçirdiği iktidarla gözünün kör olmasına bağlıyor. Halkı okumayı ‘toplum mühendisliği’ olarak tanımlayan AKP kadroları, toplumsal bilimlerden devşirdikleri kavramları özü değil de biçimi itibariyle kavrayan ‘muhafazakâr entelektüellere’ tüm iktidar biçimlerini kendi sultası altına almak için “toplum mühendisliğini” yaşama geçirme misyonu atfettiğinde, bu entelektüeller en büyük zenginlik kaynağı devletten maddi ve manevi açıdan yararlanmak için düşündüren değil de zaten meşruluk zemininde iş gören kanaatleri kemikleştiren bilgiyi iktidarın hizmetine koşarak devleti güçlendirme yolunu tercih ettiler.

Buraya kadar görüşlerine kısaca değindiğimiz tüm yazarlar, AKP’nin kültürel hegemonya kurmakta başarısız olduğu konusunda hemfikir. Politik, hukuki ve askerî gücü egemenlik alanına dahil etmesine rağmen AKP’nin toplumsal ve kültürel iktidarı niye hâlâ ele geçiremediğini açıklamaya çalışıyor. Politik, hukuki ve askerî iktidar alanlarını olduğu kadar toplumsal, eğitimsel ve kültürel alanları belirleyen devletin üstüne titrediği simgesel alan ve buna dayanan simgesel şiddettir. Alanların hiçbiri birbirinden bağımsız olarak var olamaz. AKP’nin yukarıda değindiğimiz kent çeperi mahallelerde simgesel şiddeti dogmalar üzerinden kurduğunu gördük. AKP sosyal ve kültürel alanı ele geçiremediğini söylediğinde “akaidi ve dogmatik” İslamcılığı meta-alan devletin elindeki meşru simgesel şiddet tekelini mükemmelen kullanarak, henüz tam olarak ele geçiremediğini anlamalıyız.6Çünkü hukuki, bürokratik, askerî alanlarda darbe girişiminde bulunan Gülenci kadroların tamamının temizlenmediğini, bu temizliğin AKP dışındaki farklı politik oluşumlarca kabul edilmesine rağmen, meta-devlet alanı için hâlâ bir sorun teşkil ettiğini söyleyebiliriz. Tüm bu alanlardaki egemenlik devletin iktidar alanında ayrıcalıklı bir yere sahip simgesel üretimle kurulur. Demek ki AKP aslında öncelikle devleti var eden kurumların henüz ele geçirilememesi sorunuyla karşı karşıyadır.

Aslı Uluşahin’in Cumhuriyet gazetesinin kültür servisi için 16 Mayıs 2016 yılında Hilmi Yavuz’la yaptığı söyleşide Yavuz “İslami kesimin entelektüelleri yok,” diye başladığı konuşmasında diyor ki: “Türkiye’deki oligarşi kendisini ‘akait 7ve dogma’ ile sınırlandırır”. Ve ekliyor “Sermet Sami Uysal

–Allah rahmet eylesin– güzel bir şey söylüyor: Soruyor, efendim siz de Müslüman’sınız, Mehmet Akif de Müslüman, arada ne fark var, diye. Yahya Kemal, ‘Mehmet Akif İslam akaidinin şairidir, ben İslam şiirinin şairiyim’ diyor. Bu çok önemlidir. İslamcılar Akif’in yolundan gittiler. Akif’e hiç itirazım yok. Ama sadece Akif değil, Yahya Kemal de var. Mesele bu. Ama Yahya Kemal’i devam ettirmediler, Yahya Kemal’i tekfir ettiler. Niçin? Rakı.”

Türkiye’de Yavuz’un aktardığı üzere, Yahya Kemal’in Akif’in İslam akaidinin şairi olduğu saptamasında da görüldüğü gibi, AKP’de simgesel üretimi üstlenenlerin İslamcılığın akaidinin peşinden gittiklerini düşünmek yanıltıcı olmaz. Müslümanlar İslam’dan hareketle Batı’ya karşı antipolitik bir ütopya icat ettiler. Bu amaçlarını gerçekleştirmek için Batılı politik icatları kendi çıkarları uyarınca kullanmaktan çekinmediler. Bu ütopya politik olanın yok edilmesini ya da dinî yol izlenerek politik olandan çıkılmasını hedefler. Politik İslam adlandırmasının olguları yeterince açıklamadığını düşünen Benslama’nın aktardığına göre (2016, s.74), “İslamcılığın keşfi İbni-Tayyima’nın düşüncesiyle kökene doğru yönelir. İbni-Tayyima dinden başka bir politikanın olmadığını savunur. Din bizatihi politikanın tam kendisidir.”  Türkiye’nin bu türden bir İslamcılık yoluna girmesinin, AKP’nin yaşadığı iç çatışmalarla zayıflaması İslamcılığın da kan kaybedeceğinin işareti sanki. Varolandan farklı bir muhalefet AKP’nin bu zaafını demokratik bir gelecek için avantaja dönüştürebilir.

KAYNAKLAR

Benslama, Fethi (2016). Un furieux désir de sacrifice, le surmusulman. Paris: Seuil.

Bonnewitz, Patrice (2002). Pierre Bourdieu, vie, oeuvres concepts. Paris: Ellipses Yayınları

Bourdieu, Pierre (1979). La Distinction. Paris: Les Editions de Minuit.

–     (1992). Les Règles de l’art. Genèse et structure du champ littéraire. Paris: Seuil.

–     (1993). “Esprits D’Etat [Genese et structure du champ bureauratique]”, Actes de la recherche en sciences sociales, Cilt 96, Sayı 1, ss. 49-62.

Bourdieu, Pierre, Christin, Olivier, Will, Pierre-Etienne (2000). “Sur la science de l’Etat”, Actes de la recherche en sciences sociales, cilt: 133, ss.3-11. http://persee.fr.

Çakır, Hüseyin (2017). “Bütün İktidar AKP’nin Olmalı Ne Demek?”, Artıgerçek, 4 Haziran 2017.

Erez, Emek (2014). “Düşündüren Düşünme Duygu Sosyolojisi”, edebiyathaber.net (27 Şubat 2014.

Lacan, Jacques (1994). Le séminaire. Livre VI: la relation d’objet (1956-1957), Paris: Seuil.

Machiavelli, Niccolo (1992). Hükümdar (çev. Selahattin Bağdatlı). Ankara: Sosyal Yayınlar.

Roux Sébastien, Sapiro Gisele, Charle Christophe ve Poupeau (2014). “Penser l’Etat”, Actes de la recherche en sciences sociales, sayı:201-202, ss.-10. http://cairn.info (Erişim tarihi: 22 Haziran 2017).

Terray, Emmanuel (2002). “Reflexions sur la violence symbolique”, Les sociologies critiques du capitalisme, (ed. Jean Lojleire) içinde, Paris: PUF.

Vézinat, Nadege (2014). “Sur l’Etat”, http://sociologie.revue.org. (Erişim tarihi:22 Haziran 2017).

 

  1. Gözlemlerimin öznel olduğu ve söyleyeceklerimin bu gözlemlerle sınırlı olduğu kesin. Bir araştırmanın bulgularına dayanmayan bu gözlemler, AKP’nin politik, ekonomik, hukuki ve kültürel iktidara sahip aktörlerinin ve seslendikleri toplumsal kesimlerin (kabaca seçkinlerin) dünyasının dışında kalan eğitim ve gelir düzeyi düşük toplumsal grupların kültür/eğitim/yaşam tarzını AKP’nin kendi politik görüşüne uygun bir şekilde belirlemekte izlediği dinî esas alan stratejilerine kısmen de olsa ışık tutabileceğini umuyorum. 
  2. Aynı semtte tarikatlar akşam toplantıları da düzenliyor. İş çıkışı saatlerinde yapılan bu toplantılara katılan bir erkek, bir süre bu toplantılara katıldığında İslami yaşam tarzına ilişkin bir sürü vecibe öğrendiğini, bunlar sayesinde inancının güçlendiğini, İslam’ın en iyi ve tek din olduğunu belirtiyor ve “bir zaman sonra sıkılıp gitmeyi bıraktım” diyor. Benzer semtlerde erkekler için düzenlenen bu toplantıların onlar üstünde yarattığı etkinin de gözlemlenmesi gerekir.
  3. Bunun aksi örnekler de mevcut. Aileleri fazlasıyla muhafazakâr ama belli bir ekonomik ya da kültürel sermayeye sahip olan gençler, dinî inançlarını korumaya devam etseler bile isteyerek ya da aile etkisi altında taktıkları başörtüsünü çıkarabiliyor. Başörtüsü takmaya devam edenlerse ailelerinde tanık oldukları erkek-kız çocuğu ayrımının kendilerini kısıtlayan bir ayrım olduğunu rahatça dile getiriyorlar.  Geleneksel/kırsal hatta aşiret olan, ekonomik olarak görece geliri yüksek bir ailede yetişmiş bir erkek öğrenci kadın-erkek ilişkilerinin ve çocuklarının eğitiminin tartışıldığı bir seminerde “Ben bunların hiçbirini duymak istemiyorum, ama kızım olursa onu baskıyla mı nasihatle mi denetim altına almam gerektiği konusunda kafam karıştı,” demişti. Örnekler çoğaltılabilir; gençlerin farklı fikir ve yaşam tarzıyla karşılaşmalarının zihinlerinde kimi sorgulamalara yol açması ihtimali yüksek. İslami bir ideolojinin neferi haline gelmiş olanların böylesi ortamlarda sıkı bir retorik yarışına girdikleri de görülüyor. Örneğin, belgesel sinema bağlamında Almanya’daki Hitler Dönemi’nin tartışıldığı bir derste görünüşünden politik İslam’a gönül bağladığı pek belli olmayan ve muhtemelen orta sınıf bir aileden gelen erkek bir öğrenci ders sırasında hocanın öğrencilere Açık Radyo’daki bir programı dinlemelerini önermesi üzerine hocasına “Sizin referansınız Açık Radyo’ysa ben de karşınıza Sabah gazetesiyle gelirim,” demişti.
  4. Hukuki İstatistiklere göre; darbe girişimin hemen ardından (13 milletvekilinin, Doğu illerinde HDP’den seçilmiş 83 belediye başkanının, 159 gazetecinin de bulunduğu) 51.000 kişi darbe girişimiyle bağlantıları olduğu gerekçesiyle gözaltına alındı. 48 000 kişi mahkemeye sevk edilmelerini beklerken haklarında hukuki soruşturma açıldı. 104.000 devlet memuru işinden atıldı; bunların içinde “Doğu Anadolu’da savaşın” bitmesi için bir imza kampanyasına katılan 450 üniversite öğretim üyesi vardı. Devlet memurlarından 39.000’inin işi askıya alındı. Tutuklamalar ve gözaltına almalar hâlâ sürüyor.
  5. Emre Tansu Keten’in yazısında değindiği karikatür dergisinin de adı olan Hacamat, insan bedenindeki kirli kanın bedenden temizlenmesini sağlayan tıbbi bir yöntemdir. Hacamatı devletin içindeki kirli unsurları temizlemek olarak da anlamalıyız.
  6. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın şu konuşması bu saptamayı doğrular görünüyor:  “Soruyorum, yahu siz kimsiniz? Bu ülkede tiyatro sizin tekelinizde mi? Bu ülkede sanat sizin tekelinizde mi? Sanat konusunda söz söyleme ehliyetine sahip olan sadece sizler misiniz? Geçti o günler. Artık despot aydın tavrıyla parmağınızı sallayarak bu milleti küçümseme, bu milleti azarlama dönemi geride kalmıştır.”
  7. “İslam akaidi” ifadesi dinde kesinlik ile inanılan, tasdik edilen hususlar, konular ve esaslar anlamına gelir.

Published 25 October 2017

Original in Turkish
First published in Varlik

Contributed by Varlik
© Varlik/Nilgun Tutal/Eurozine

PDF / PRINT

recommended articles