KOMŞULUKTAN VATANDAŞLIĞA
AB VE TÜRKİYE
İlk Saptamalar
İstanbul'un hava durumu, gezginleri sıklıkla hayal kırıklığına uğratır, daha güneşli ve sıcak bir hava beklentisi içerisindedirler. Orhan Pamuk, İstanbul hakkındaki yeni kitabında bu hayallerin 19. yüzyılda Nerval, Theophile Gautier ve Gustave Flaubert'in ziyaretlerine kadar uzanan bir geçmişi olduğunu gösterir. Özellikle Flaubert, bu kentle ilgili büyük bir hayal kırıklığına uğramıştı. "İlgisizliğinin bir nedeni İstanbul'un onun aradığı Doğu olmamasıydı." Flaubert, "bedevilerin, çöllerin, Afrika'nın derinliklerinin, timsahın, devenin ve zürafanın fırından çıkmış Doğu'sunu" tercih ederek, Mısır'a doğru yoluna devam etmişti. Oryantalizm sona erdi, ama hâlâ kendimizi kandırıyor olabiliriz: İstanbul belki de bizim aradığımız Batı değildir... Bu sözlerle, Batı Avrupa'daki düş kırıklığına uğramış Türk dostu olgusuna gönderme yapıyorum. Bir siyaset bilimci olarak lehte ya da aleyhte olmamak, evet ya da hayır, Batı ya da Doğu dememek gibi bir lükse sahibim ve burada size yalnızca melankolik bir kurumsallık yanlısının birkaç saptamasını sunabilirim.I. İlkeler
Neighbourhoods
Eurozine publishes original full length articles based on panel discussions held during the 18th European Meeting of Cultural Journals in Istanbul, 4-7 November 2005. Read contributions exploring facets of the main theme and the Turkey-Europe question from a range of intellectual and geographic backgrounds.
Eurozine Editorial
Neighbourhoods. Introduction
Orhan Pamuk
Neighbourhoods. Opening address to the 18th Meeting of European Cultural Journals
Hasan Bülent Kahraman
Turkey and Europe: Neighbours from afar
Claus Leggewie
From neighbourhood to citizenship: EU and Turkey
Mischa Gabowitsch
At the margins of Europe: Russia and Turkey
Emil Brix
Europe revisited. Neighbourly conflict and the return of history
Marc-Olivier Padis
The democratic neighbour: Politics of human rights in an enlarged Europe
Etyen Mahçupyan
The neighbour and the state
Esra Akcan
The "Siedlung" and the "Mahalle"
Ayhan Kaya
The Beur uprising. Poverty and Muslim atheists in France
Tomislav Longinovic
The post-oriental condition: Serbs and Turks revisited
Related articles:
Jan Philipp Reemtsma
Neighbourly relations as a resource for violence
Zeynep Devrim Gürsel
Biting my tongue
Ayhan Kaya
European Union, Europeanness, and Euro-Turks
Niels Kadritzke
Turks at the gates of Brussels
Niels Kadritzke
Questions for Turkey: The Armenians, 1915
E. Efe Çakmak
Oh balmy breath... A tribute to Hrant Dink
E. Efe Çakmak, Andreas Huyssen, Susan Neiman
The Armenian genocide: Issues of responsibility and democracy
Asli Erdogan
We left a deep invisible mark behind us
Sebnem Senyener
Why there is a Turkish carpet on the psychiatric couch
Eurozine Review
"The neighbour as spy"
Eurozine News Item
Faces of Istanbul
Türkiye'nin "bir gün" tam üye olacağını öngören, o günlerin "Mr. Europe"unun iyimserliği, dogmatik olarak Türkiye'nin "Avrupa'nın bir parçası olmadığını" ve girişinin sonuç olarak Avrupa Birliği'nin sonu anlamına geleceğini açıklayan bugünün "Monsieur l'Europe"u, AB Konvansiyonu'nun eski başkanı Valéry Giscard d'Estaing'in kesin reddinden ne kadar da farklı! Bunun nedenleri ise kısmen Türkiye'nin iç siyasetindeki gelişmelere, demokrasi, ekonomik kalkınma ve hukukun üstünlüğü açısından yadsınamaz eksikliklerine, ama daha çok 1963'ten bu yana gitgide büyüyen Birlik'in eski üyelerinin çekincelerine bağlıdır. (Wehler, Winkler)
Son kırk yıllık geçmişin ironik yanı; Avrupa Ekonomik Topluluğu bu arada siyasi bir birliğe dönüşürken, Türkiye'nin İslami yönü daha güçlü bir cumhuriyet haline gelmesi ve sonuç olarak 1963'tekinden çok farklı bir bağlamın ortaya çıkması olabilir. Bu durumda öykünün sonu, şimdi kimlik konusunda kuşkulara kapılmış bir AB'nin, koşulan şartlar bugün eskisine göre çok daha eksiksiz yerine getirildiği halde ılımlı İslamcılar tarafından yönetilen Türkiye'nin girişini engellemesi mi olacak? Ve Avrupa Birliği, tam da Türk toplumu ve devletinin kendilerinden istenen siyasi dönüşüm açısından ilerleme kaydettiği sırada, demokratikleşme sürecinde deneyi sona mı erdirecek? Gerek destekleyenlerin, gerekse karşı çıkanların ciddi katkılarda bulunduğu Türkiye'nin AB üyeliği tartışması, ikiye ayrılmaktadır: Bir kanat, Avrupa'nın kendini keşfetme sürecini belgelemekte, ilkelere yönelik ve temelde eski üyelerle ilgili olarak, kimliklerini Türkiye'nin zıddı olarak belirlemektedir – tıpkı geçmişte "Doğu"nun zıddı şeklinde belirlendiği gibi. Bu tartışmada beş kimlik kavramını ayırt edebiliriz:
- Sabit doğal sınırlara sahip bir coğrafi mekân olarak Avrupa;
- Tarihsel bir ortak bir belleğe ve kadere sahip topluluk olarak Avrupa;
- Oksident (Abendland) ve Hıristiyan Batı'nın mirasçısı olarak Avrupa;
- Refah devleti öğelerine sahip bir kapitalist piyasa topluluğu olarak Avrupa;
- Demokrasi ve insan haklarının kalesi olarak Avrupa.
II. Uygulamalar
Changing Europe
The European Union has been far more successful than anyone expected when the Treaty of Rome was signed half a century ago, on 25 March 1957. But as political Europe turns 50, the questions about its future are as open as ever. [ more ]
Jan-Werner Müller
A "pause for thought" without the thought? Possible ways to talk about the future of the EU today
Jacques Rupnik
Anatomy of a crisis. The Referendum and the dilemmas of the enlarged European Union
Rainer Bauböck
Who are the citizens of Europe?
Timothy Snyder
Balancing the books
Slavenka Drakulic
Who's afraid of Europe? Opening address at the 14th European Meeting of Cultural Journals
Reinhold Vetter
Who are the true Europeans? Central eastern Europe and the EU crisis
Karl Schlögel
Europe tests its boundaries. A searching movement
Ales Debeljak
Elusive common dreams. The perils and hopes of a European identity
Göran Rosenberg
A pluralist democracy
Bernhard Peters
"Ach Europa". Questions about a European public space and ambiguities of the European project
Carl Henrik Fredriksson
Energizing the European public space
Ivaylo Ditchev
Crossing borders
Caroline Moorehead
Necessary lies
Georg Vobruba
Expansion without enlargement. The EU Neighbourhood Policy in the dynamic of Europe
Claus Leggewie
From neighbourhood to citizenship. EU and Turkey
Mischa Gabowitsch
At the margins of Europe. Russia and Turkey
Larry Wolff, Alexander Yanov
Is Russia a European country? A correspondence
Marco Pautasso
Ich wäre gerne European
Stig Saeterbakken
My heart belongs to Europe. Therefore it is broken
György Spiró
Commission for European Standards: Literary
Adam Michnik
Confessions of a converted dissident. Essay for the Erasmus Prize 2001
Claudio Magris
The fair of tolerance. Essay for the Erasmus Prize 2001
Georges Niangoran Bouah
Leave us alone!
Bu perspektifte, bir ülkenin üyeliğe kabulüne, ilk olarak bir yaşam biçimi olarak demokrasiye ne derece ulaşıldığına bakılarak karar verilir; buysa yalnızca düzenli demokratik seçimlerin yapılması anlamına değil, bağımsız bir yargı, adil bir ceza sistemi, etnik ve dinsel azınlıkların kültürel haklarının yanı sıra temel insan haklarına saygı gösterilmesi ve aynı derecede önemli olarak, askerlerin sivil yönetimce denetlenmesi anlamına gelir. Bu, Türkiye'de liberal ve çoğulcu bir demokrasiye giden yolun ne kadar uzun olduğunu bir bakıma ölçme olanağı vermektedir. Diğer yandan, demokratikleşmenin her yerde aynı modele uyarak sürdürüleceği varsayılamaz; bu süreçte daha ziyade, saygı gösterilmesi gereken kültürel duygular ve ince ayarlar görülecektir. 1945'ten sonra her yerde, demokratikleşmeyle Batı toplumlarının örnek yapısı ve serbest piyasa arasında bir bağ kurulmuştur. Türkiye'nin izlediği yolun kendine has diyalektiği, demokratikleşmenin bir yeniden İslamileşme hareketinin yanı sıra ilerleyip o hareket tarafından hızlandırılmış olmasıdır; kanımca son tahlilde dinsel özgürlük ve kültürel özerklik isteğine dayalıdır. Bu ise, bu tür özelcilikleri ve "Osmanlıların çok kültürcülüğü"nü bilinçli olarak gözardı eden Türkiye gibi laik, üniter bir cumhuriyete, böylesi bir dönüşümün ardından yüklenen gerilimi anlamamıza olanak sağlamaktadır.
İkinci bir kıstas, aday ülkenin ekonomik gücüdür ki, bu açıdan Türkiye bugün hızla gelişmekte olsa da tam olarak istikrara kavuşmamış bir ülke düzeyinde görülür. Ancak bu eksiklik diğer kalkınan üyeler için de aşağı yukarı geçerlidir. Ekonomik güç farkıyla ilgili riskler, AB ile gümrük birliği ilişkisinin yanı sıra, bizatihi Türkiye'deki ve Almanya ile diğer AB ülkelerinin "diaspora"sındaki –aynı zamanda ekonomik dinamizm ve entegrasyon kaynağı olan– şirketlerin arasındaki pek çok ulus aşırı ilişki sayesinde zaten mevcuttur. Bu arada, sınırları içerisinde birbirine yakın yaşam standartlarının hüküm sürdüğü bir toplumsal birlik olma hedefi güden bir Avrupa Birliği'nin, daha gevşek yapılı bir serbest ticaret bölgesine kıyasla, daha büyük beklenti ve adaptasyon baskısı altında bulunacağını da unutmamak gerekir. (Bu konuya döneceğim.)
Üçüncü ve güvenlik politikasıyla ilgili kıstas, süregelen tartışmada 'AB'nin Irak'la sınırdaş olmayı isteyip istemediği' şeklindeki kışkırtıcı soru bağlamında açıklanmaktadır. Bu seçenek, "eski" ve "yeni" Avrupa sorusunu da gündeme getirmektedir, ancak farklı bir tarzda: Orta Doğu'nun sorunlu bölgeleriyle (ve de ABD'yle) arasına bir mesafe koyan, iyi kötü "Avrupa dostu" bir çevreyle kuşatılmış bir Federal Avrupa devleti yaratacak şekilde topluluğunu (genişletmek yerine) derinleştiren, bir "Kale Avrupa" mı istiyoruz; yoksa dünya çapında müdahale olanağına sahip, yarı-emperyal politikalar izleyebilecek ve ABD'yle açıkça rekabet edebilecek, ama ondan daha hayırsever amaçları olan genişletilmiş bir Avrupa mı? Her iki seçeneğin de Türkiye'ye, ama aynı zamanda Suriye ve İran'a yönelik politikası önemli farklılıklar içerecektir. Zor bir seçimdir bu, ama yapılması gerekmektedir.
Avrupa'yı "derinleştirmek" isteyenler için, Türkiye'nin görece geriliği, nüfusunun gelecekteki büyüklüğü, demokrasisinin askeri vesayet altında olması, İslam'ın varsayılan başkalığı ve bir o kadar önemli olarak, komşularıyla çatışma potansiyeli, hep tetikte olunması gereken unsurlardır. Birliği genişletmek isteyenlerse, gelişen bir Türk ekonomisine, yeni (ve genç) AB yurttaşlarının sayısının artmasına, demokrasinin İslami türlerinin belirmesine, Orta Asya ve Körfez bölgesine köprüler kurulmasına ve en az o kadar önemli olan, tüm bölgede barışın egemenliği olasılığına güvenmektedir.
Şu anda Türkiye tam bir AB üyeliği için ne ekonomik bakımdan, ne de demokrasisinin olgunluk düzeyi bakımından hazırdır. Önemli ilerlemelere karşın, demokratikleşme hâlâ eksiklidir, insan hakları henüz Batı Avrupa standartlarını karşılamamakta, dinsel ve etnik azınlıklar sadece kâğıt üstünde tanınmakta, yakın tarihteki Ermeni katliamının kabulü lafta, silahlı kuvvetlerin sivil denetimi ise zayıf kalmaktadır. Ayrıca, psikiyatri koğuşlarındaki hastaların (ya da yetimhanelerdeki çocukların) veya eşcinsellerin gördüğü muameleye ya da hapishanelerdeki duruma baktığımızda, Türkiye'nin Avrupa'nın özünden ne kadar uzakta olduğunun mihenk taşlarını elde etmiş oluruz. Cinsiyetler arası ilişkiler ve sivil toplum meselelerinde siyasi kültürler arası bir çatışma yaşanmaktadır.
Bu uzun eksikler listesinin ortaya konması, Batılı eleştirmenleri çoğu Batı yanlısı olan Türk muhataplarına karşı zor bir duruma düşürmektedir. Batı yanlısı güçler Türkiye'nin siyasal sisteminde en az Avrupalı eleştirmenler kadar kusur bulmakta, ancak AB üyeliği olasılığının reform sürecini hızlandırmasını beklemektedir. Öte yandan, milliyetçi Türkler AB üyeliğini Türkiye'nin gücünün bir teyidi ve ülkelerine yöneltilen her türlü eleştiriyi de ulusal onurlarının çiğnenmesi olarak görmektedirler. Katılım müzakerelerinin başlaması ertelenmiş veya iptal edilmiş olsaydı, Türkiye'deki Batı yanlıları milliyetçi tepkiden çok daha fazla zarar göreceklerdi. Türkiye'nin Avrupa'ya karşı beslediği karşılıksız sevgi her an nefrete dönüşebileceği gibi, İslami köktencilik ve Turancı milliyetçilik doğuya dönük başka seçenekleri temsil etmeye devam edecektir.
Bu durum, şartlı bir katılımı savunanları, Türkiye'deki resmi makamların geçenlerde Orhan Pamuk'a Ermeni meselesi hakkındaki resmi tutumu sorgulama cüretini gösterdiği için "Türk kimliğini alenen aşağılamak"tan dolayı dava açmak gibi tutumlar sergilemesine rağmen, nazik davranma konusunda olağanüstü bir baskı altında tutmaktadır. Neticede ne tür bir Türkiye'nin AB'ye kabul edilmesi gerektiği hakkındaki belirsizlik –Fransa ve Hollanda'daki AB Anayasası referandumlarında olduğu gibi– kısa vadeli iç sorunlara odaklanan katılım tartışmalarının temelini oluşturmaktadır. Daha önemli olan soru ise şudur: Avrupalıların kendileri ne tür bir Avrupa istiyorlar?
Avrupa'nın entegrasyonunun "derinleştirilmesi" ve "genişletilmesi" burada yüzeysel kutuplardır. Avusturya –Hırvatistan'ı tutarsız bir şekilde hariç tutarak– yeni üyelerin katılımına karşı çıksa da, AB'nin siyasal ve kültürel birliğini derinleştirmek istiyordu. Schröder'in istifasından sonraki Almanya ve zayıflayan bir Jacques Chirac'ın başkanlığındaki Fransa da dahil olmak üzere birçok "eski" Avrupalı, bu tutumu paylaşmaktaydı. "Yeni" Avrupa'nın önde gelen ülkesi Britanya, bir AB anayasasını, Brüksel'in daha fazla yürütme ve yasama erkine sahip olmasını, daha güçlü bir Avrupa Parlamentosu'nu veya Avrupa para birimini istememektedir. Birçok yeni üye gibi, Britanya da farklı ulusların gevşek bağlarla oluşturduğu bir Avrupa'yı; ABD'yle eşit düzeyde jeopolitik bir yarı-imparatorluk tesis edecek yeterlikte bir stratejik eşgüdüme sahip, temelde sınırları çevresine açık olan bir serbest ticaret alanını tercih etmektedir. Temel fark şudur: Gevşek bağlarla oluşmuş bir Avrupa Birliği, içlerinde Gürcistan, Ukrayna ve diğer eski Sovyet devletlerinin, hatta belki de Fas gibi Kuzey Afrika ülkelerinin de yer aldığı her türlü katılım adayına cazip gelirken; kesin bir siyasal kimliğe, yüksek sosyal refah ayrıcalıklarına ve daha homojen bir kültürel yapıya sahip "derinleştirilmiş" bir Avrupa doğal olarak kendini ayrı tutacak ve bu ülkelere pek cazip gelmeyecektir.
Avrupa entegrasyonunun "derinleşmesine" karşı çıkan Britanya'nın Türklere gerçekte teklif ettiği şeyin, tam da Avusturya'nın Angela Merkel'le birlikte desteklediği türden bir "ayrıcalıklı ortaklık" olması aslında bir paradokstur. Britanya'nın kafasındaki yapı, Timothy Garton Ash'e göre, Britanya Milletler Topluluğu'nu bir arada tutan gevşek ittifakı çağrıştırmaktadır. Ancak "tarihin bir cilvesi" olarak, Britanya Türkiye'nin katılım olasılığını güçlendirmekte başarılı olsa bile, Nice Antlaşması'nın Hırvatistan'ın kabulü durumunda gerekeceği şekilde yeniden müzakere edilmesi, daha güçlü bir entegrasyona yol açabilir. Böylece, sonuçta AB'nin hem derinleştiğini, hem de genişlediğini görebiliriz ki, bu da bugün için bir daireyi kareye dönüştürmek gibidir.
Son olarak gözlemlerimi çok basit (ve fazlasıyla basitleştirilmiş) bir sınıflandırma içinde özetleyeyim:
KOMŞULUKTAN YURTTAŞLIĞA

This article is based on a contribution to the panel discussion, "Only neighbours? Turkey and EUrope", which took place at the 18th European Meeting of Cultural Journals in Istanbul from 4 to 7 November 2005.
Published 2005-12-21
Original in English
Translation by Osman Denıztekın
First published in Varlik 12/2005
Contributed by Varlik
© Claus Leggewie/Varlik
© Eurozine









