Latest Articles


23.05.2012
Eurozine Review

A protest of Scrooges

"Kulturos barai" talks to Daniel Chirot about modernity, crisis and ideology; "NZ" plots the new Russian class-consciousness; "Le Monde diplomatique" (Oslo) asks which way the middle class will swing; "Wespennest" explains what anarchism can do for you; "Dilema Veche" recalls better days for Romanian journalism; "Reset" abandons print for web; "Letras Libres" reveals the political Borges; "dérive" rescues the bungalow from historical oblivion; and "Vikerkaar" profiles Estonian situationist duo Johnson & Johnson. [ more ]

22.05.2012
Daniel Chirot, Almantas Samalavicius

Ideology never ends

22.05.2012
Anna Aslanyan, Stewart Home

Moving the goalposts

21.05.2012
Jacques Rupnik

The euro crisis: Central European lessons

21.05.2012
Kenan Malik

To name the unnameable


New Issues


22.05.2012

Le Monde diplomatique (Oslo) | 5/2012

Quo vadis, middelklassen? [Quo vadis, middle class?]

Eurozine Review


23.05.2012
Eurozine Review

A protest of Scrooges

"Kulturos barai" talks to Daniel Chirot about modernity, crisis and ideology; "NZ" plots the new Russian class-consciousness; "Le Monde diplomatique" (Oslo) asks which way the middle class will swing; "Wespennest" explains what anarchism can do for you; "Dilema Veche" recalls better days for Romanian journalism; "Reset" abandons print for web; "Letras Libres" reveals the political Borges; "dérive" rescues the bungalow from historical oblivion; and "Vikerkaar" profiles Estonian situationist duo Johnson & Johnson.

09.05.2012
Eurozine Review

Sudden and slow-acting poisons

18.04.2012
Eurozine Review

Not a Prospero in sight

21.03.2012
Eurozine Review

To hell in a handbasket



http://www.eurozine.com/articles/2011-05-02-newsitem-en.html
http://mitpress.mit.edu/0262025248
http://www.eurozine.com/about/who-we-are/contact.html
http://www.n-ost.org
http://www.eurozine.com/articles/2009-12-02-newsitem-en.html

My Eurozine


If you want to be kept up to date, you can subscribe to Eurozine's rss-newsfeed or our Newsletter.

Articles
Share |


KOMŞULUKTAN VATANDAŞLIĞA

AB VE TÜRKİYE


İlk Saptamalar

İstanbul'un hava durumu, gezginleri sıklıkla hayal kırıklığına uğratır, daha güneşli ve sıcak bir hava beklentisi içerisindedirler. Orhan Pamuk, İstanbul hakkındaki yeni kitabında bu hayallerin 19. yüzyılda Nerval, Theophile Gautier ve Gustave Flaubert'in ziyaretlerine kadar uzanan bir geçmişi olduğunu gösterir. Özellikle Flaubert, bu kentle ilgili büyük bir hayal kırıklığına uğramıştı. "İlgisizliğinin bir nedeni İstanbul'un onun aradığı Doğu olmamasıydı." Flaubert, "bedevilerin, çöllerin, Afrika'nın derinliklerinin, timsahın, devenin ve zürafanın fırından çıkmış Doğu'sunu" tercih ederek, Mısır'a doğru yoluna devam etmişti. Oryantalizm sona erdi, ama hâlâ kendimizi kandırıyor olabiliriz: İstanbul belki de bizim aradığımız Batı değildir... Bu sözlerle, Batı Avrupa'daki düş kırıklığına uğramış Türk dostu olgusuna gönderme yapıyorum. Bir siyaset bilimci olarak lehte ya da aleyhte olmamak, evet ya da hayır, Batı ya da Doğu dememek gibi bir lükse sahibim ve burada size yalnızca melankolik bir kurumsallık yanlısının birkaç saptamasını sunabilirim.

I. İlkeler

Neighbourhoods


Eurozine publishes original full length articles based on panel discussions held during the 18th European Meeting of Cultural Journals in Istanbul, 4-7 November 2005. Read contributions exploring facets of the main theme and the Turkey-Europe question from a range of intellectual and geographic backgrounds.

Eurozine Editorial
Neighbourhoods. Introduction
Orhan Pamuk
Neighbourhoods. Opening address to the 18th Meeting of European Cultural Journals
Hasan Bülent Kahraman
Turkey and Europe: Neighbours from afar
Claus Leggewie
From neighbourhood to citizenship: EU and Turkey
Mischa Gabowitsch
At the margins of Europe: Russia and Turkey
Emil Brix
Europe revisited. Neighbourly conflict and the return of history
Marc-Olivier Padis
The democratic neighbour: Politics of human rights in an enlarged Europe
Etyen Mahçupyan
The neighbour and the state
Esra Akcan
The "Siedlung" and the "Mahalle"
Ayhan Kaya
The Beur uprising. Poverty and Muslim atheists in France
Tomislav Longinovic
The post-oriental condition: Serbs and Turks revisited

Related articles:
Jan Philipp Reemtsma
Neighbourly relations as a resource for violence
Zeynep Devrim Gürsel
Biting my tongue
Ayhan Kaya
European Union, Europeanness, and Euro-Turks
Niels Kadritzke
Turks at the gates of Brussels
Niels Kadritzke
Questions for Turkey: The Armenians, 1915
E. Efe Çakmak
Oh balmy breath... A tribute to Hrant Dink
E. Efe Çakmak, Andreas Huyssen, Susan Neiman
The Armenian genocide: Issues of responsibility and democracy
Asli Erdogan
We left a deep invisible mark behind us
Sebnem Senyener
Why there is a Turkish carpet on the psychiatric couch
Eurozine Review
"The neighbour as spy"
Eurozine News Item
Faces of Istanbul
Türkiye kırk yıldan uzun bir süredir Avrupa Topluluğu'nun kapısını çalmakta. Başlangıçta, Avrupalı kimliğine ilişkin sorular büyük bir mesele değildi. Avrupa Ekonomik Topluluğu'nun başkanı Walter Hallstein (CDU), 12 Eylül 1963'te AET ile Türkiye arasındaki Ortaklık Anlaşması vesilesiyle, "Türkiye Avrupa'nın bir parçasıdır: Zamanımıza en uygun şekilde, coğrafi bir açıklama ya da tarihsel bir gözlemin kısaltılmış bir ifadesinden ibaret olmayan, birkaç yüzyıldır geçerli bir gerçeğin teyididir," diye yargıda bulunmuştu. Türkiye'nin Avrupa'yla birleşmesi konusunda çok olumlu bir değerlendirmesi vardı: "Avrupa kültürü ve siyasetinin etkisi açısından tarihte buna benzer bir şey hiç olmamıştır, aslında burada Avrupa'daki en modern olaylarla temel bir ilişkinin varlığını hissetmekteyiz [...] Dolayısıyla, etki ve tepkileri açısından Avrupa [...] ile Türkiye arasında askeri, siyasi ve ekonomik bir özdeşlik bulunmasından daha doğal bir şey yoktur."

Türkiye'nin "bir gün" tam üye olacağını öngören, o günlerin "Mr. Europe"unun iyimserliği, dogmatik olarak Türkiye'nin "Avrupa'nın bir parçası olmadığını" ve girişinin sonuç olarak Avrupa Birliği'nin sonu anlamına geleceğini açıklayan bugünün "Monsieur l'Europe"u, AB Konvansiyonu'nun eski başkanı Valéry Giscard d'Estaing'in kesin reddinden ne kadar da farklı! Bunun nedenleri ise kısmen Türkiye'nin iç siyasetindeki gelişmelere, demokrasi, ekonomik kalkınma ve hukukun üstünlüğü açısından yadsınamaz eksikliklerine, ama daha çok 1963'ten bu yana gitgide büyüyen Birlik'in eski üyelerinin çekincelerine bağlıdır. (Wehler, Winkler)

Son kırk yıllık geçmişin ironik yanı; Avrupa Ekonomik Topluluğu bu arada siyasi bir birliğe dönüşürken, Türkiye'nin İslami yönü daha güçlü bir cumhuriyet haline gelmesi ve sonuç olarak 1963'tekinden çok farklı bir bağlamın ortaya çıkması olabilir. Bu durumda öykünün sonu, şimdi kimlik konusunda kuşkulara kapılmış bir AB'nin, koşulan şartlar bugün eskisine göre çok daha eksiksiz yerine getirildiği halde ılımlı İslamcılar tarafından yönetilen Türkiye'nin girişini engellemesi mi olacak? Ve Avrupa Birliği, tam da Türk toplumu ve devletinin kendilerinden istenen siyasi dönüşüm açısından ilerleme kaydettiği sırada, demokratikleşme sürecinde deneyi sona mı erdirecek? Gerek destekleyenlerin, gerekse karşı çıkanların ciddi katkılarda bulunduğu Türkiye'nin AB üyeliği tartışması, ikiye ayrılmaktadır: Bir kanat, Avrupa'nın kendini keşfetme sürecini belgelemekte, ilkelere yönelik ve temelde eski üyelerle ilgili olarak, kimliklerini Türkiye'nin zıddı olarak belirlemektedir – tıpkı geçmişte "Doğu"nun zıddı şeklinde belirlendiği gibi. Bu tartışmada beş kimlik kavramını ayırt edebiliriz:

- Sabit doğal sınırlara sahip bir coğrafi mekân olarak Avrupa;

- Tarihsel bir ortak bir belleğe ve kadere sahip topluluk olarak Avrupa;

- Oksident (Abendland) ve Hıristiyan Batı'nın mirasçısı olarak Avrupa;

- Refah devleti öğelerine sahip bir kapitalist piyasa topluluğu olarak Avrupa;

- Demokrasi ve insan haklarının kalesi olarak Avrupa.

Ancak ne yazık ki coğrafya, Avrupa'nın sürekli Doğu'ya açık olmasının, Batı'nın hızla Hıristiyanlıktan sıyrılmasının ve artan dinsel çoğulcuğunun, neo-liberal küreselleşme tarafından sorgulanan ünlü Toplumsal Model'inin ve hatta demokrasinin özelliği olarak evrensel değerler ve normların bölgelere göre sınırlanamayacağı gerçeğinin izlerini taşır. Avrupa bir tür kültürel öz değil, açık bir tarihsel süreçtir; Avrupa'nın kimliği her zaman gayri merkezi ve bölgeyle sınırlanmamış terimlerle tanımlanmıştır. Eğer dinsel etken dikkate alınacaksa, bunun Avrupa'yı Hıristiyan bir geleneğe bağlayıp sınırlayarak değil, laik bir Avrupa'daki dinsel barış temelinin içselleştirilmesi ve üzerinde düşünülmesiyle, şu kapsayıcı dinsel özgürlük ilkesine göre yapılması gerekir. Avrupa kendisini İslam denilen "öteki"yle kıyaslayarak tanımlayamaz.

II. Uygulamalar

Changing Europe


The European Union has been far more successful than anyone expected when the Treaty of Rome was signed half a century ago, on 25 March 1957. But as political Europe turns 50, the questions about its future are as open as ever. [ more ]

Jan-Werner Müller
A "pause for thought" without the thought? Possible ways to talk about the future of the EU today
Jacques Rupnik
Anatomy of a crisis. The Referendum and the dilemmas of the enlarged European Union
Rainer Bauböck
Who are the citizens of Europe?
Timothy Snyder
Balancing the books
Slavenka Drakulic
Who's afraid of Europe? Opening address at the 14th European Meeting of Cultural Journals
Reinhold Vetter
Who are the true Europeans? Central eastern Europe and the EU crisis
Karl Schlögel
Europe tests its boundaries. A searching movement
Ales Debeljak
Elusive common dreams. The perils and hopes of a European identity
Göran Rosenberg
A pluralist democracy
Bernhard Peters
"Ach Europa". Questions about a European public space and ambiguities of the European project
Carl Henrik Fredriksson
Energizing the European public space
Ivaylo Ditchev
Crossing borders
Caroline Moorehead
Necessary lies
Georg Vobruba
Expansion without enlargement. The EU Neighbourhood Policy in the dynamic of Europe
Claus Leggewie
From neighbourhood to citizenship. EU and Turkey
Mischa Gabowitsch
At the margins of Europe. Russia and Turkey
Larry Wolff, Alexander Yanov
Is Russia a European country? A correspondence
Marco Pautasso
Ich wäre gerne European
Stig Saeterbakken
My heart belongs to Europe. Therefore it is broken
György Spiró
Commission for European Standards: Literary
Adam Michnik
Confessions of a converted dissident. Essay for the Erasmus Prize 2001
Claudio Magris
The fair of tolerance. Essay for the Erasmus Prize 2001
Georges Niangoran Bouah
Leave us alone!
Tartışmanın diğer kanadı, daha "teknik" bir meseleyle, AB Komisyonu ve hükümet başkanlarının Aralık 2002'de Kopenhag'da belirledikleri ve sürekli güncelledikleri kıstasları Türkiye'nin yerine getirip getirmeyeceği ve ne zaman uygulayacağıyla ilgilenmektedir. Ekonomik performansın yanı sıra, her şeyden önce demokratikleşme alanındaki başarısını ve insan ve azınlık haklarında kaydedilen gerçek ilerlemeyi ölçmektedirler. Bence, tam da bu koşullar altında meydana gelen şey, egemen bir devlet (Drittstaat) üzerinde, nefes kesici bir müdahaleci politika deneyi ve dışarıdan yürürlüğe konulan, yine dışarıdan değerlendirilen toplumsal ve siyasi bir değişim rejimidir. Bu, emperyal emellere yakınlığı nedeniyle pek dikkat çekmeyen ya da güvensizlik uyandırmayan bir deneydir. Türkiye Cumhuriyeti'nin 1923'ten bu yana zaten takip ettiği zorunlu Batılılaşma programı göz önüne alınırsa, Türkiye'nin AB'ye girme süreci modern tarihin en heyecan verici, radikalliği açısından Japonya'nın 19. yüzyılda başlayan modernleşmesiyle kıyaslanabilecek olan demokratikleşme projelerinden biri haline gelir. Ayrıca, uluslararası ilişkilerde bir insan hakları politikasının artık sadece retorik olmadığı, kesin ve muhtemelen geriye dönülemez sonuçlar üretebileceği gerçeğinin iyi bir örneğidir. Bu, Avrupa'nın Türkiye'ye ne kadar katlanabileceğiyle (ya da tam tersiyle) değil, "Büyük Ortadoğu" nun jeopolitik açıdan hassas bölgesindeki öngörülebilir bir yoğunlaşmış çatışma durumunda, Eski Dünya'nın sivil demokratikleşme seçeneğini yürürlüğe koyma yeteneğiyle ilgili bir meseledir.

Bu perspektifte, bir ülkenin üyeliğe kabulüne, ilk olarak bir yaşam biçimi olarak demokrasiye ne derece ulaşıldığına bakılarak karar verilir; buysa yalnızca düzenli demokratik seçimlerin yapılması anlamına değil, bağımsız bir yargı, adil bir ceza sistemi, etnik ve dinsel azınlıkların kültürel haklarının yanı sıra temel insan haklarına saygı gösterilmesi ve aynı derecede önemli olarak, askerlerin sivil yönetimce denetlenmesi anlamına gelir. Bu, Türkiye'de liberal ve çoğulcu bir demokrasiye giden yolun ne kadar uzun olduğunu bir bakıma ölçme olanağı vermektedir. Diğer yandan, demokratikleşmenin her yerde aynı modele uyarak sürdürüleceği varsayılamaz; bu süreçte daha ziyade, saygı gösterilmesi gereken kültürel duygular ve ince ayarlar görülecektir. 1945'ten sonra her yerde, demokratikleşmeyle Batı toplumlarının örnek yapısı ve serbest piyasa arasında bir bağ kurulmuştur. Türkiye'nin izlediği yolun kendine has diyalektiği, demokratikleşmenin bir yeniden İslamileşme hareketinin yanı sıra ilerleyip o hareket tarafından hızlandırılmış olmasıdır; kanımca son tahlilde dinsel özgürlük ve kültürel özerklik isteğine dayalıdır. Bu ise, bu tür özelcilikleri ve "Osmanlıların çok kültürcülüğü"nü bilinçli olarak gözardı eden Türkiye gibi laik, üniter bir cumhuriyete, böylesi bir dönüşümün ardından yüklenen gerilimi anlamamıza olanak sağlamaktadır.

İkinci bir kıstas, aday ülkenin ekonomik gücüdür ki, bu açıdan Türkiye bugün hızla gelişmekte olsa da tam olarak istikrara kavuşmamış bir ülke düzeyinde görülür. Ancak bu eksiklik diğer kalkınan üyeler için de aşağı yukarı geçerlidir. Ekonomik güç farkıyla ilgili riskler, AB ile gümrük birliği ilişkisinin yanı sıra, bizatihi Türkiye'deki ve Almanya ile diğer AB ülkelerinin "diaspora"sındaki –aynı zamanda ekonomik dinamizm ve entegrasyon kaynağı olan– şirketlerin arasındaki pek çok ulus aşırı ilişki sayesinde zaten mevcuttur. Bu arada, sınırları içerisinde birbirine yakın yaşam standartlarının hüküm sürdüğü bir toplumsal birlik olma hedefi güden bir Avrupa Birliği'nin, daha gevşek yapılı bir serbest ticaret bölgesine kıyasla, daha büyük beklenti ve adaptasyon baskısı altında bulunacağını da unutmamak gerekir. (Bu konuya döneceğim.)

Üçüncü ve güvenlik politikasıyla ilgili kıstas, süregelen tartışmada 'AB'nin Irak'la sınırdaş olmayı isteyip istemediği' şeklindeki kışkırtıcı soru bağlamında açıklanmaktadır. Bu seçenek, "eski" ve "yeni" Avrupa sorusunu da gündeme getirmektedir, ancak farklı bir tarzda: Orta Doğu'nun sorunlu bölgeleriyle (ve de ABD'yle) arasına bir mesafe koyan, iyi kötü "Avrupa dostu" bir çevreyle kuşatılmış bir Federal Avrupa devleti yaratacak şekilde topluluğunu (genişletmek yerine) derinleştiren, bir "Kale Avrupa" mı istiyoruz; yoksa dünya çapında müdahale olanağına sahip, yarı-emperyal politikalar izleyebilecek ve ABD'yle açıkça rekabet edebilecek, ama ondan daha hayırsever amaçları olan genişletilmiş bir Avrupa mı? Her iki seçeneğin de Türkiye'ye, ama aynı zamanda Suriye ve İran'a yönelik politikası önemli farklılıklar içerecektir. Zor bir seçimdir bu, ama yapılması gerekmektedir.

Avrupa'yı "derinleştirmek" isteyenler için, Türkiye'nin görece geriliği, nüfusunun gelecekteki büyüklüğü, demokrasisinin askeri vesayet altında olması, İslam'ın varsayılan başkalığı ve bir o kadar önemli olarak, komşularıyla çatışma potansiyeli, hep tetikte olunması gereken unsurlardır. Birliği genişletmek isteyenlerse, gelişen bir Türk ekonomisine, yeni (ve genç) AB yurttaşlarının sayısının artmasına, demokrasinin İslami türlerinin belirmesine, Orta Asya ve Körfez bölgesine köprüler kurulmasına ve en az o kadar önemli olan, tüm bölgede barışın egemenliği olasılığına güvenmektedir.

Şu anda Türkiye tam bir AB üyeliği için ne ekonomik bakımdan, ne de demokrasisinin olgunluk düzeyi bakımından hazırdır. Önemli ilerlemelere karşın, demokratikleşme hâlâ eksiklidir, insan hakları henüz Batı Avrupa standartlarını karşılamamakta, dinsel ve etnik azınlıklar sadece kâğıt üstünde tanınmakta, yakın tarihteki Ermeni katliamının kabulü lafta, silahlı kuvvetlerin sivil denetimi ise zayıf kalmaktadır. Ayrıca, psikiyatri koğuşlarındaki hastaların (ya da yetimhanelerdeki çocukların) veya eşcinsellerin gördüğü muameleye ya da hapishanelerdeki duruma baktığımızda, Türkiye'nin Avrupa'nın özünden ne kadar uzakta olduğunun mihenk taşlarını elde etmiş oluruz. Cinsiyetler arası ilişkiler ve sivil toplum meselelerinde siyasi kültürler arası bir çatışma yaşanmaktadır.

Bu uzun eksikler listesinin ortaya konması, Batılı eleştirmenleri çoğu Batı yanlısı olan Türk muhataplarına karşı zor bir duruma düşürmektedir. Batı yanlısı güçler Türkiye'nin siyasal sisteminde en az Avrupalı eleştirmenler kadar kusur bulmakta, ancak AB üyeliği olasılığının reform sürecini hızlandırmasını beklemektedir. Öte yandan, milliyetçi Türkler AB üyeliğini Türkiye'nin gücünün bir teyidi ve ülkelerine yöneltilen her türlü eleştiriyi de ulusal onurlarının çiğnenmesi olarak görmektedirler. Katılım müzakerelerinin başlaması ertelenmiş veya iptal edilmiş olsaydı, Türkiye'deki Batı yanlıları milliyetçi tepkiden çok daha fazla zarar göreceklerdi. Türkiye'nin Avrupa'ya karşı beslediği karşılıksız sevgi her an nefrete dönüşebileceği gibi, İslami köktencilik ve Turancı milliyetçilik doğuya dönük başka seçenekleri temsil etmeye devam edecektir.

Bu durum, şartlı bir katılımı savunanları, Türkiye'deki resmi makamların geçenlerde Orhan Pamuk'a Ermeni meselesi hakkındaki resmi tutumu sorgulama cüretini gösterdiği için "Türk kimliğini alenen aşağılamak"tan dolayı dava açmak gibi tutumlar sergilemesine rağmen, nazik davranma konusunda olağanüstü bir baskı altında tutmaktadır. Neticede ne tür bir Türkiye'nin AB'ye kabul edilmesi gerektiği hakkındaki belirsizlik –Fransa ve Hollanda'daki AB Anayasası referandumlarında olduğu gibi– kısa vadeli iç sorunlara odaklanan katılım tartışmalarının temelini oluşturmaktadır. Daha önemli olan soru ise şudur: Avrupalıların kendileri ne tür bir Avrupa istiyorlar?

Avrupa'nın entegrasyonunun "derinleştirilmesi" ve "genişletilmesi" burada yüzeysel kutuplardır. Avusturya –Hırvatistan'ı tutarsız bir şekilde hariç tutarak– yeni üyelerin katılımına karşı çıksa da, AB'nin siyasal ve kültürel birliğini derinleştirmek istiyordu. Schröder'in istifasından sonraki Almanya ve zayıflayan bir Jacques Chirac'ın başkanlığındaki Fransa da dahil olmak üzere birçok "eski" Avrupalı, bu tutumu paylaşmaktaydı. "Yeni" Avrupa'nın önde gelen ülkesi Britanya, bir AB anayasasını, Brüksel'in daha fazla yürütme ve yasama erkine sahip olmasını, daha güçlü bir Avrupa Parlamentosu'nu veya Avrupa para birimini istememektedir. Birçok yeni üye gibi, Britanya da farklı ulusların gevşek bağlarla oluşturduğu bir Avrupa'yı; ABD'yle eşit düzeyde jeopolitik bir yarı-imparatorluk tesis edecek yeterlikte bir stratejik eşgüdüme sahip, temelde sınırları çevresine açık olan bir serbest ticaret alanını tercih etmektedir. Temel fark şudur: Gevşek bağlarla oluşmuş bir Avrupa Birliği, içlerinde Gürcistan, Ukrayna ve diğer eski Sovyet devletlerinin, hatta belki de Fas gibi Kuzey Afrika ülkelerinin de yer aldığı her türlü katılım adayına cazip gelirken; kesin bir siyasal kimliğe, yüksek sosyal refah ayrıcalıklarına ve daha homojen bir kültürel yapıya sahip "derinleştirilmiş" bir Avrupa doğal olarak kendini ayrı tutacak ve bu ülkelere pek cazip gelmeyecektir.

Avrupa entegrasyonunun "derinleşmesine" karşı çıkan Britanya'nın Türklere gerçekte teklif ettiği şeyin, tam da Avusturya'nın Angela Merkel'le birlikte desteklediği türden bir "ayrıcalıklı ortaklık" olması aslında bir paradokstur. Britanya'nın kafasındaki yapı, Timothy Garton Ash'e göre, Britanya Milletler Topluluğu'nu bir arada tutan gevşek ittifakı çağrıştırmaktadır. Ancak "tarihin bir cilvesi" olarak, Britanya Türkiye'nin katılım olasılığını güçlendirmekte başarılı olsa bile, Nice Antlaşması'nın Hırvatistan'ın kabulü durumunda gerekeceği şekilde yeniden müzakere edilmesi, daha güçlü bir entegrasyona yol açabilir. Böylece, sonuçta AB'nin hem derinleştiğini, hem de genişlediğini görebiliriz ki, bu da bugün için bir daireyi kareye dönüştürmek gibidir.

Son olarak gözlemlerimi çok basit (ve fazlasıyla basitleştirilmiş) bir sınıflandırma içinde özetleyeyim:

KOMŞULUKTAN YURTTAŞLIĞA



This article is based on a contribution to the panel discussion, "Only neighbours? Turkey and EUrope", which took place at the 18th European Meeting of Cultural Journals in Istanbul from 4 to 7 November 2005.

 



Published 2005-12-21


Original in English
Translation by Osman Denıztekın
First published in Varlik 12/2005

Contributed by Varlik
© Claus Leggewie/Varlik
© Eurozine
 

Focal points     click for more

The EU: Broken or just broke?

http://www.eurozine.com/comp/focalpoints/eurocrisis.html
Brought on by the global economic recession, the eurocrisis has been exacerbated by serious faults built into the monetary union. In a new Eurozine focal point, contributors discuss whether the EU is not only broke, but also broken -- and if so, whether Europe's leaders are up to the task of fixing it. [more]

European histories (2): Concord and conflict

http://www.eurozine.com/comp/focalpoints/eurohistories2.html
Broadening the question of a common European narrative beyond the East-West divide. How are contested interpretations of historical and recent events activated in the present, uniting and dividing European societies? [more]

Changing media -- Media in change

Media change is about more than just the "newspaper crisis" and the iPad: property law, privacy, free speech and the functioning of the public sphere are all affected. On a field experiencing profound and constant transformation. [more]

Support Eurozine     click for more

If you appreciate Eurozine's work and would like to support our contribution to the establishment of a European public sphere, see information about making a donation.

Editor's choice     click for more

Slavenka Drakulic
The tune of the future
Italy: old Europe, new Europe, changing Europe

http://www.eurozine.com/articles/2012-03-15-drakulic-en.html
Travelling around Italy, Slavenka Drakulic observes one kind of Europe being replaced by another. Instead of attempting to conserve the cultural past, we should accept that migration will adapt much of what we consider "European" to its own image. [more]

Klaus-Michael Bogdal
Europe invents the Gypsies
The dark side of modernity

Social segregation, cultural appropriation: the six-hundred-year history of the European Roma, as recorded in literature and art, represents the underside of the European subject's self-invention as agent of civilising progress in the world. [more]

George Prevelakis
Greece: The history behind the collapse

Greece's economic crisis has its roots in a political pact dating back to the foundation of the modern state. The threat posed to Europe by the Greek breakdown is less contagion than a wave of anti-western feeling. [more]

Debate series     click for more

Europe talks to Europe

http://www.eurozine.com/comp/europetalkstoeurope.html
Nationalism in Belgium might be different from nationalism in Ukraine, but if we want to understand the current European crisis and how to overcome it we need to take both into account. The debate series "Europe talks to Europe" is an attempt to turn European intellectual debate into a two-way street. [more]

Literature     click for more

Steve Sem-Sandberg
Even nameless horrors must be named

http://www.eurozine.com/articles/2011-09-23-semsandberg-en.html
It is high time to lift the aesthetic state of emergency that has surrounded witness literature for so long, writes Steve Sem-Sandberg. It is not important who writes, nor even what their motives are. What counts is the "literary efficiency". [more]

Literary perspectives
The re-transnationalization of literary criticism

Eurozine's series of essays aims to provide an overview of diverse literary landscapes in Europe. Covered so far: Croatia, Sweden, Austria, Estonia, Ukraine, Northern Ireland, Slovenia, the Netherlands and Hungary. [more]

Behind the headlines     click for more

Mykola Riabchuk
Tymoshenko: Wake-up call for the EU

The EU shouldn't be surprised by the Tymoshenko verdict: its support of anything nominally reformist has been perceived as acceptance of a range of repressions, argues Mykola Riabchuk. [more]

Conferences     click for more

Eurozine emerged from an informal network dating back to 1983. Since then, European cultural magazines have met annually in European cities to exchange ideas and experiences. Around 100 journals from almost every European country are now regularly involved in these meetings.
Arrivals/Departures: European harbour cities as places of migration
The 24th European Meeting of Cultural Journals
Hamburg, 14-16 September 2012

http://www.eurozine.com/comp/hamburg2012.html
Harbour cities as places of movement, of immigration and emigration, as places of inclusion and exclusion, develop distinct modes of being that not only reflect different cultural traditions and political and social self-conceptions, but also communicate how they see themselves as part of the structure that is "Europe". The 2012 Eurozine conference will explore how European societies deal variously with the cultural legacy of the "harbour city". [more]

Multimedia     click for more

http://www.eurozine.com/comp/multimedia.html
Multimedia section including videos of past Eurozine conferences in Vilnius (2009) and Sibiu (2007). [more]


powered by publick.net