Latest Articles


03.07.2009
Toomas Hendrik Ilves

Who are we? Where are we?

National identity and mental geography

Over the last thousand years, Finland, Estonia, Latvia and Lithuania have had multiple identities and been members of several empires. Now, writes the President of Estonia, "we should be looking to create identities that go beyond those that history has foisted upon us". [ more ]

02.07.2009
Martin M. Simecka

Still not free

01.07.2009
Stefan Jonsson

The first man

29.06.2009
Tatiana Zhurzhenko

The geopolitics of memory

25.06.2009
Timothy Snyder

Holocaust: The ignored reality


New Issues


03.07.2009

Gegenworte | 21 (2009)

Die Wissenschaft geht ins Netz [Science goes internet]
03.07.2009

Mute | 12 (2009)

The creative city in ruins
03.07.2009

Varlik | 7/2009

Eurozine Review


24.06.2009
Eurozine Review

So what's our problem?

"Hungarian Quarterly" divines the future of the forint; "Index on Censorship" gives libel law a bad press; "Samtiden" doubts whether Norwegian police women are any freer with the hijab; "Le Monde diplomatique" (Berlin) applies the belt to Europe's cordon sanitaire; "Mittelweg 36" sees solidarity outgrow the nation; "Roots" says yes to Europe, but not at any cost; "Kulturos barai" does not dismiss the idea of a new Lithuanian Grand Duchy; "Le Monde diplomatique" (Oslo) calls the European elections a farce; "Rili" wants to keep the market out of universities; and "Fronesis" explains what 2°C means in an expertocracy.

09.06.2009
Eurozine Review

Happy birthday, Mr Habermas

26.05.2009
Eurozine Review

In monads' land

05.05.2009
Eurozine Review

Advanced profligate capitalism

21.04.2009
Eurozine Review

A kind of Tory communist



http://www.blaetter.de/usa2008.php
http://xwords.fr
http://www.atlas-der-globalisierung.de
http://www.readme.cc
http://www.kakanien.ac.at
http://www.eurozine.com/about/who-we-are/contact.html

My Eurozine


If you want to be kept up to date, you can subscribe to Eurozine's rss-newsfeed or our Newsletter.

Articles

MODERN KOMŞULUĞUN

İÇ İÇE GEÇMİŞ TARİHLERİ


Avrupa-Türkiye kültür ilişkilerine bakmanın bir yolu, bu ilişkileri Soğuk Savaş sonrası küreselleşme bağlamına yerleştirmektir. Açmak gerekirse: Türkiye'nin Avrupa'daki ve Avrupa'nın Türkiye'deki yeri, bugün dünya yüzündeki kültürel etkileşimlerle ilgili daha kapsamlı bir sorunun bir parçasını oluşturur. Bu yüzden, yakınlarda oluşturulmuş ve Soğuk Savaş sonrasındaki aynı dünyaya ilişkin iki farklı kayrayışı temsil eden iki dünya haritasını karşılaştırarak sözlerime başlayacağım.

Neighbourhoods


Eurozine publishes original full length articles based on panel discussions held during the 18th European Meeting of Cultural Journals in Istanbul, 4-7 November 2005. Read contributions exploring facets of the main theme and the Turkey-Europe question from a range of intellectual and geographic backgrounds.

Eurozine Editorial
Neighbourhoods. Introduction
Orhan Pamuk
Neighbourhoods. Opening address to the 18th Meeting of European Cultural Journals
Hasan Bülent Kahraman
Turkey and Europe: Neighbours from afar
Claus Leggewie
From neighbourhood to citizenship: EU and Turkey
Mischa Gabowitsch
At the margins of Europe: Russia and Turkey
Emil Brix
Europe revisited. Neighbourly conflict and the return of history
Marc-Olivier Padis
The democratic neighbour: Politics of human rights in an enlarged Europe
Etyen Mahçupyan
The neighbour and the state
Esra Akcan
The "Siedlung" and the "Mahalle"
Ayhan Kaya
The Beur uprising. Poverty and Muslim atheists in France
Tomislav Longinovic
The post-oriental condition: Serbs and Turks revisited

Related articles:
Jan Philipp Reemtsma
Neighbourly relations as a resource for violence
Zeynep Devrim Gürsel
Biting my tongue
Ayhan Kaya
European Union, Europeanness, and Euro-Turks
Niels Kadritzke
Turks at the gates of Brussels
Niels Kadritzke
Questions for Turkey: The Armenians, 1915
E. Efe Çakmak
Oh balmy breath... A tribute to Hrant Dink
E. Efe Çakmak, Andreas Huyssen, Susan Neiman
The Armenian genocide: Issues of responsibility and democracy
Asli Erdogan
We left a deep invisible mark behind us
Sebnem Senyener
Why there is a Turkish carpet on the psychiatric couch
Eurozine Review
"The neighbour as spy"
Eurozine News Item
Faces of Istanbul
İlk harita, özellikle 11 Eylül'den sonra Amerika Birleşik Devletleri'nde muhafazakâr çevrelerin bir sloganı haline gelen "uygarlıklar çatışması" söylemini betimler. Terim, ilk olarak 1990'da, İslam ile "Batı" arasında "derin, temel bir farklılık" olduğunu iddia eden Bernard Lewis tarafından önerilmiş,[1] sonra 1996'da Samuel Huntington tarafından geliştirilmiştir.[2] Huntington'ın tezi başlangıç sözlerinde açıkça sergileniyordu: "Ancak kim olmadığımızı bildiğimiz ve çoğunlukla kime karşı olduğumuzu bildiğimiz zaman, kim olduğumuzu biliriz," diyordu Huntington.[3] Böylece, Huntington'a göre, Soğuk Savaş sonrası dönemde, ana siyasal gerilimlerin artık kültürel olduğu ve dünyanın bütünüyle değilse de, büyük bölümüyle dini kategorilere dayalı dokuz uygarlığa ayrıldığı sonucu çıkıyordu buradan. Huntington, "dünya [hâlâ] egemen uygarlık olarak Batı" ile "Batılı olmayan çoğunluk" arasında bölünmüştür, diyerek sözlerini bağlıyordu.[4] Huntington'dan Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üyeliği konusunda yorumda bulunması istendiğinde, Avrupa ile Türkiye'nin hiç de aynı uygarlığa ait olmadığını söylemesi şaşırtıcı değildi.[5] Bir başka deyişle, Huntington'ın Avrupa-Türkiye ilişkileri hakkındaki görüşü, onun Soğuk Savaş sonrası küreselleşmeye ilişkin duruşunu şeffaf olarak yansıtıyordu. Bu tanıma bakılırsa, bu uygarlıklar arasındaki sınırlar katı olmalı ve zamanla değişmemeli, akışkan ve esnek bir "etkileşim bölgesi" ne [interface] pek imkân vermemelidir. Bu yüzden, bu harita, sanki "saf bir Batılı" uygarlık ile bu dokuz "saf Batılı olmayan" uygarlıktan herhangi biri tarihin herhangi bir ânında var olmuş ve sanki "saf Batılı" gelecekte korunabilecek ve korunması gereken bir kategori imiş gibi, kültürel etkileşimlerin gerek tarihiyle, gerek potansiyel geleceğiyle hesaplaşmada yetersiz kalıyordu.

Mimar Rem Koolhaas'ın geliştirdiği "¥?$ Rejimi" başlıklı ikinci harita, ilk bakışta, Huntington'ın geliştirdiği haritaya neredeyse zıt görünen yeni bir dünya atlasını gösteriyordu. Bu harita, ne kadar esprili ve ciddiyetten uzak görünse de, gene de Huntington'da eksik olan verimli bir jesti –daha açık bir deyişle, dünya yüzündeki sınırların akışkanlığını yücelten bir jest– ortaya koyuyordu. Koolhaas'tan Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üyeliği konusunda yorumda bulunması istendiğinde, Avrupa Birliği yetkililerine "Avrupa"yı (bu ne anlama geliyorsa) unutmalarını ve Birlik'in olabildiğince genişlemesine izin vermelerini önermesi şaşırtıcı değildi. Bununla birlikte, Koolhaas'ın haritasında, haritanın söylediğinden –üç dünya gücünün para birimiyle yeryüzüne kazınmış küresel sermayeye büyük bir EVET– fazlasını görmek aşırı safdillik olacaktır. Elbette, bu haritanın söylemediği, küresel yoksulluğa mahkûm edilen bireylerin haykıracakları büyük bir HAYIR, birleşmeye değil, ama ekonomik egemenliğe karşı bir HAYIR'dır. Kaldı ki, Koolhaas'ın haritası, "Batı" ile Batı'nın "Öteki"sinin birleşmesini, ancak bu birleşme Batılı kapitalizmin kuralları içinde olduğu sürece destekliyor görünmektedir. Burada "öteki" için konukseverlik hâlâ "öteki"nin "ev sahibi"nin kurallarını özümsemesini zorunlu kılmaktadır. Bu niteliğiyle bu harita, kapitalizmi kalıcı barışın potansiyel bir taşıyıcısı olarak gösteren neo-liberal bir vurdumdaymazlığı da sergiler.

Spesifik koşulları göz ardı etmek istemesem de, bu iki haritanın simgelediği iki dünya görüşünün aslında Avrupa-Türkiye ilişkileri hakkındaki tartışmalarda yankısını bulduğunu belirtmek mantığa uygun olur: Bir başka deyişle, dünyanın değişik kesimleri arasında radikal farklılıklar gören bir dünya kavrayışı ile ticari etkileşime dayalı küresel bir birlik gören öteki anlayış arasındaki karşıtlık, Türkiye'yle Avrupa Birliği'nin sözde radikal farklılığı ile sözde aynılığı [uniformity] arasında gidip gelen tartışmalardan farklı değildir.[6]

Ne var ki, kültürel etkileşimlerin mevcut durumu ile potansiyel gelecekleri hakkında birtakım sonuçlara varmadan önce, akademik camianın ne kadar büyük bir bölümünün bu kültürel karşılaşmaların tarihini yazmaya ve böyle bir girişimin gerektireceği metodolojik gözden geçirmelere direndiğini gözlemlemek rahatsız edicidir. Örneğin, belirli bir ülkedeki herhangi bir kültürel pratiğin tarihini her zaman o ülkenin öteki ülkelerle iç içe geçmiş ilişkileri temelinde anlamaya çalıştığımızı varsayalım. Bu değerlendirme, her şeyden önce, tarih yazımındaki ve kültür araştırmalarındaki bazı mevcut ve yerleşik alışkanlıklara karşı koymayı gerektirecektir. Bugün, bu alanlardaki akademik araştırmaların çoğu, ulus-devleti kendi içinde yeterli bir kategori gibi alarak sürdürülmektedir. Akademik araştırmacılar, "Türk," "Alman," "Amerikan," "Hint" tarihinde uzmanlaşmaktadır. Sonra bu çalışmalar, "İslam kültürü," "Batılı olmayan mimariye karşı Batı mimarisi," vb. gibi genel, ama ayrılıkçı kategoriler halinde bir araya getirilmektedir. Oysa, tek tek ulus-devletler perspektifinden yazılan tarihler ve kültürel değerlendirmeler, dünya yüzündeki daha önceki etkileşimleri anlamamıza artık yardımcı olmamaktadır. Bu yüzden, iç içe geçmiş tarihleri değerlendirebilen bir tarihyazımı yaklaşımı, ya dar ulusal, ya da kapsamlı, ama değişmez coğrafi sınırları sürdüren halihazırdaki metodolojik sınırların genişletilmesini gerektirmektedir.

Sözgelimi, fiziksel bir kent olgusu olarak modern mahalle fikrinin doğuşu ve yayılması, bu tür iç içe geçmiş bir tarihin bir örneğini oluşturur. Modern mahallelerin 20. yüzyıldaki gelişimini karşılaştırmalı olarak ele aldığımızda, ona ilişkin mimari kavrayışın, şehir planlamasının ve idari ilkelerin sayısız ülke arasındaki bir dizi etkileşim süreci sırasında toplu olarak oluşturulduğu açıklık kazanacaktır. Bir örnek olarak, 20. yüzyılın ilk yarısı sırasında Almanya ile Türkiye arasındaki etkileşim üzerinde durmak istiyorum. Modern mahallelere ilişkin tek bir kavrayıştan söz etmek mümkün değildir. Kaldı ki, geleneksel mahalle fikri, modernite için özellikle çağdışı görünebilir, çünkü modern metropol yaşamı, mahalle ilişkilerinden çok, anonimliği imler. Gene de, modernleşmenin doğrudan sonucu olarak ortaya çıkmış mahallelerle ilgili çok sayıda tarihsel örnek vardır – sözgelimi, Almanya'da sanayileşmenin ya da Cumhuriyet Türkiyesi'nde Batılışma ve uluslaşmanın konut yapımı üzerindeki etkisi gibi. Bu kavram çoğunlukla Almanca'da Siedlung, Türkçe'de ise mahalle olarak geçer, ancak mahalle sözcüğü şehir yerleşimlerinin başka birçok türünü de gösterir.

Bu kendine özgü modern mahalle fikriyle söylemek istediğim, mali kaynaklarını bir kooperatif çatısı altında bir araya getiren ve sayısız sosyal ve kültürel hizmetleri –parklar, yeşil alanlar, spor tesisleri, ana okullar, çamaşırhaneler, alışveriş merkezleri ve bazı örneklerde ortak yemekhaneler gibi– paylaşarak bir mahalle topluluğu yaratmayı amaçlayan sakinlerin oturduğu önceden planlanmış ve tasarlanmış bir yerleşim alanıdır; bu yerleşim alanı, birbirinin aynısı birçok müstakil evden ve birbirinin aynısı birçok apartman bloğundan oluşur.

Sözgelimi, Türkiye'de bu modern mahalle fikri, ülkeye göç etmiş (genellikle bildiğimizin tersi yönde bir göç) sayısız Alman mimarı ile çalışmalara katkıda bulunan yerel mimarlar ve uluslararası öğrenciler arasındaki etkileşim yoluyla geliştirilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasından yalnızca bir yıl sonra, Kemalist devlet, sıfırdan bütünüyle yeni Türk şehirleri (Ankara gibi) ve mahalleleri kurmaları için Alman mimarları ve şehir planlamacılarını davet etmiştir. Almanya'da Nasyonal Sosyalizm'in yükselişinden sonra, Alman mimarlarının çoğu, projelerini yurt dışından göndermek yerine, Türkiye'ye göç etmiştir. Bruno Taut, Martin Wagner, Margarete Schutte-Lihotzky ve Ernst Reuter gibi Berlin ve Frankfurt'taki Alman Siedlung deneyiminin önde gelen kişileri, bu dönemde Türkiye'ye göç eden profesyoneller arasında yer alıyorlardı. Onların gelişinden sonra, Alman Siedlung ilkeleri, Avrupa'daki gelişmeleri yakından izlemekle kalmayıp, "Türk evleri" hakkında kendine has söylemler oluşturmakta olan Türk meslektaşlarının fikirleriyle melezleşmiştir. Ayrıca, Seyfi Arkan, Sedad Eldem, Kemal Ahmet Aru gibi ya Almanya'da eğitim görmüş, ya da Türkiye'ye göçen Almanlarla çalışmış Türk mimarları da bu öyküdeki kilit aktörler haline gelmişlerdir.[7]

Almanya'da modern Siedlung fikri, konut sıkıntısına ve sanayi işçilerinin büyük şehirlerde kiralık barakalardaki kötü yaşam koşullarına karşı bir tepki olarak gelişmiştir. Şehirlerdeki bu kiralık barakalar –Mietskasernen– denetimsiz artışları, dar avluları, yetersiz ışıklandırma ve havalandırmalarıyla başlıca eleştiri konularından biri olmayı sürdürüyor, doğaya yabancılaşma, aşırı kalabalık ve sağlıksız yaşam koşulları gibi nedenlerle sayısız çürümenin sorumlusu olarak görülüyorlardı. Heinrich Zille'nin ünlü deyişiyle, "bir insanı bir çekiçle öldürebileceğiniz kadar kolayca bir konutla öldürebilirdiniz." Bu yüzden profesyonel mimari tartışmalar, sanayi döneminin doğal olmayan yaşam tarzı, kaynaşmış mahallelerin yokluğu ve şehirlerin denetimsiz gelişimi olarak algılanan bu durumu düzeltecek müdahaleler üzerinde yoğunlaşıyordu. Mimarlar, görevlerini, yeniden tanımlanmış bir modern mahalle kavramı aracılığıyla, modern yurttaşların yaşamlarına bir topluluk duygusunu yeniden yerleştirecek çözüm faaliyetleri olarak görüyorlardı. Geliştiricilerinin gözünde, Siedlung yoksullar için ekonomik evler gerçekleştirmek yoluyla yalnızca kamu refahı açısından yararlı olmakla kalmayacak, sakinleri arasında bir komşuluk duygusu da yaratacaktı. Bu mahallelerin çalışan ve orta sınıf sakinleri için bu ortamlar zorunlu olarak baskıcı değildi, çünkü söz konusu sakinlerin mali kaynaklarını birleştirmelerini ve kiralık barakaların kötü yaşam koşullarından kaçmalarını sağlıyordu.

Türkiye'de ise, yeni kurulmuş ulus devletin uygun konut modeli olarak bu modern mahalle kavrayışı benimsenip ülke koşullarına uyarlanmıştır. Ankara'nın yeni bürokratları için üst orta sınıfın yaşadığı mahallelerden Zonguldak'ın kömür madeni işçileri için işçi sınıfı konutlarına, Sümerbank'ın sanayı işçileri için yapılmış yerleşim alanlarından Yunanistan, Romanya ve Bulgaristan'la mübadele sonucu ülkeye Balkanlar'dan göç ederek gelenleri yerleştirmek için sıfırdan inşa edilmiş yeni köylere kadar, bu mimari formül sayısız durumda kullanılmıştır.

Almanya ve Türkiye'deki bu modern mahallelerin sayısız ortak noktası vardı. Arazi planları ve konut tasarım stratejileri, benzeri mimari ilkelere dayanıyordu. Bu mahalleler, az çok birbirinin aynısı oturma birimleriyle, evlerin ve apartmanların sonu gelmez yinelenmesinden oluşuyordu. Her iki ülkede de, bunlar, kapı ve pencere, sıhhi tesisat, hatta bazen mutfak gibi yapı elemanlarının standartlaştırılması yoluyla, doğmakta olan sanayi kültürünü yansıtıyorlardı. Tek tek konut birimleri, mimarların "rasyonel," "işlevsel," "ekonomik" ve "verimli" mimari ilkeler olarak adlandırmaktan hoşlandıkları ilkelere göre tasarlanıyordu. Bunların hepsinin amacı, sayısız kültürel ve sosyal tesisin, ortak yeşil alanların ve çocuk oyun alanlarının bulunduğu avluları paylaşan bütünlüklü bir topluluk için kurulu bir çevre, bir mahalle oluşturmaktı. Bu mahalle avluları başlangıçta halka açıktı, ama mahallelerin sınır oluşturma eğilimleri paylaşım eğilimlerine üstün gelmeye başlayınca, güvenlik çitleri ve kapalı kapılarla kuşatıldılar. Bu mahallelerin sakinlere kaynaklarını bir kooperatif çatısı altında birleştirme imkânı veren finansal modelleri de benzerdi. En ekonomik örneklerinde bu mahalleler, yoksullar yararına artırılmış vergi kesintilerine dayanan yerel belediyelerin mali ve idari yardımıyla gerçekleştiriliyordu.

Sözgelimi, Ernst Reuter Osmanlı vakıf sistemi ile sosyal demokrat idealleri olan Avrupa belediyeleri arasında ilginç benzerlikler saptamıştır; bu, çoğunlukla veri alınanın tersi yönde bir kültürel akışın örneğini oluşturur. Reuter, 1935'te bir Nazi toplama kampından Türkiye'ye kaçmış ve 1946'ya kadar burada kalmıştı. Türkiye'deki ilk şehir planlaması okulunun başkanı oldu; bu sırada, Türkiye'den Thomas Mann ile uzun uzun yazışmış, ikisi bu mektuplarda savaş bittikten sonra yeni bir Almanya'nın hayalini kurmuşlardı. Reuter, savaştan sonra Berlin'in ilk belediye başkanı oldu. Reuter, Türkiye'de, Osmanlı vakıf sistemi ile Avrupa belediyelerinin yapısı arasında, ikisinin yoksulların kamu hizmetleri için mali sermaye ayırma konusundaki benzer sorumluluklarına dayalı bir koşutluk görmüştü; Almanya'ya döndükten sonra, bu koşutluğu yeniden ele alacaktı. Vakıf, kişinin özel ve kalıcı mülkünün kârını yoksul Müslümanlar yararına bağışlamasına gönderme yapıyordu. Reuter, böyle bir sistemin, yeni Türk Cumhuriyeti'nde belediyenin ekonomik konut üretme sorumluluğu şeklinde modernleştirilebileceğini savunuyordu; bu, ona göre, sosyal demokrat idealleri olan Avrupa belediyelerine benzer bir sistem olacaktı.

Ne var ki, bu benzerlikler ve ortak hedefler, zorunlu olarak aynı sonuçları vermemiştir. Alman ve Türk mimarlarının çalışmasının kaynaşması sürecine bağlı olarak, Türkiye'deki örneklerin Alman örneklerden önemli farklılıkları olmuştur. Bu noktada, en azından iki ana farklılığa işaret edeceğim; bunlar, Türk mimarlarının ve şehir sakinlerinin kendi tarihlerini yaratmadaki etkin rolünü belgeledikleri için dikkat çekicidirler.

İlk farklılık, bu mahallelerde kimlerin oturacağıyla ilgilidir. Almanya'da, Siedlung projeleri işçilere ve nüfusun maddi zorluk içindeki kesimlerine konut sağlıyordu. Mali ve idari modellerin çoğu, bu arada mimari ilkeler de, yoksullara ekonomik konutlar ve daha iyi yaşam koşulları sağlamak amacını güdüyordu. Bunun tersine, Türkiye'de kooperatif konutlarına yönelik başlangıç deneyimleri, Avrupalı ve konforlu bir yaşam tarzına özenen üst orta sınıf hükümet yetkilileri tarafından ve onlar için yürütülmüştür; ama bu durum sonraki yıllarda aşamalı olarak değişmiştir. Örneğin, ilk Türk kooperatif konutları, Ankara'daki Bahçelievler Semti, mimar Hermann Jansen tarafından tasarlanmış; ama Türk müşteriler, bina çizimlerinin hazırlanması sırasında, Alman mimarın başlangıçtaki tasarılarını önemli ölçüde değiştirmişlerdir. Bu değişimlerden sonra, semt, ekonomik sıra-evler ya da verimli ve asgari oturma birimi tasarıları olan apartman bloklarından çok, özel bahçeleri olan müstakil evlerden oluşmuş lüks bir yerleşim bölgesine dönüşmüştür. Ankaralı bürokratlar için, Avrupai bir semtte yaşamak –semt, işçi konutu modellerine dayanıyor olsa da– bir sosyal statü, şehrin yoksul kesimlerindeki geleneksel evlerde yaşayan "sıradan insanlar" üzerindeki sözde üstünlüklerinin bir kanıtıydı.

İkinci farklılık, bu ortak yaşam ortamlarındaki farklılık kavrayışının kendisiyle ilgilidir. Toplu konutlar, kimliği belirlenmemiş sakinler için jenerik (genel nitelikli) bir tasarım fikrini öngörüyordu. Bu projelerin planlanması sırasında, mimarların, semtte yaşayacak olan yaklaşık bin aileyle doğrudan temasa geçme fırsatları pek yoktu. Yoksullara yönelik toplu konutların, mali açıdan gerçekleştirilebilir olmaları için, sanayileşmenin, standartlaştırmanın ve seri üretimin potansiyellerinden yararlanması gerekiyordu. Dönemin Alman mimarları için bu, bireysel farklılıklara yer açma konusunda bir zorluğu ortaya koyuyordu. Tek bir ailenin benzersiz deneyimi standart bir evle nasıl bütünleştirilebilir? Seri olarak binlercesi üretilen jenerik evlerin ortasında bir birey gene de bir birey olmayı nasıl sürdürebilir? Metropol semtinde hem anonim, hem seçik olmak nasıl mümkündür? Bruno Taut gibi mimarlar, bu bireysel farklılığı, her ev için farklı renkler kullanarak ya da her semte mimari açıdan dikkat çekici yerler yaparak ya da her bireyin kendi arzusuna göre biçim verebileceği esnek ev planları tasarlayarak gerçekleştirmeye çalışmışlardır.

Almanya'da jenerik konutlarda bireysel farklılık savaşımının Türkiye'de kültürel farklılık arayışı şeklinde bir yansıması olmuştur. Birçok Türk mimarı ve entelektüeli için, ülkenin uygun yerleşim kültürünü yaratacak olan şey, Avrupa evlerinin bire bir kopyaları değil, geleneksel "Türk evleri"nin modernleştirilmiş biçimleriydi. Onlara göre, bu aynı zamanda "Batı" ile "Doğu" arasındaki mevcut hiyerarşilerin yıkılmasını sağlayacaktı. Çoğunlukla adlandırıldığı gibi, bu "Türk evi" çizgisi, zamanla ülkedeki Alman mimarları etkilemiş ve Siedlung fikriyle kaynaşmıştır. Böyle bir melezin en belirgin örneği, Ankara'daki ikinci toplu konutlardır: Tasarımını Alman mimarı Paul Bonatz'ın yaptığı Saraçoğlu Mahallesi. Burada tek tek oturma birimleri az çok birbirinin aynısıydı, ama oluşturdukları bütün, toplu bir kimlik, bu mahalleyi dünyadaki herhangi bir başka mahalleden ayırt eden ulusal bir ifade oluşturacak şekilde tasarlanmıştı. Bu, Siedlung kavramının arazi planlaması ve birim tasarımı ilkeleri ile "Türk evi" sembolizmini birleştirerek gerçekleştirildi. (Bu sembolizm, çıkma bölümlerine, ahşap tırabzanlara ve cephenin çatı çıkıntılarına uygulandı.) Bir başka deyişle, modern mahallenin tasarımında, gerek Almanya'da, gerek Türkiye'de, standartlaştırma ile esneklik, aynılık ile farklılık arasında sürekli bir savaşım söz konusuydu. Almanya'da bu bir bireysel farklılık sorunu iken, Türkiye'de genellikle bir kültürel farklılık sorunuydu.

Bu âna kadar söylediklerimizi bağlamak gerekirse, Almanya'nın Siedlung projelerinde artık bu alanları kendilerinin kılan Türk göçmenler yaşamaktadır. Mahallenin yeni anlamları ve mahalleye ilişkin yeni müzakereler, bu yerleşim alanlarında biçimlendirilmektedir. Bu mahalleler, bir zamanlar Batı ya da Doğu Almanya'da ya da Türkiye'de yaşayan Alman yurttaşlarının toplu varlıklarının yeni olanaklarını kurdukları yerlerdir artık.

Almanya ile Türkiye arasında mekik dokuyan modern bir komşuluk kavrayışının doğuşu ve yayılması, hiç de istisnai bir örnek değildir; en azından şehirlerin ve binaların kuruluşu söz konusu olduğunda, benzeri birçok örnekten biridir. Şimdi ticari alışverişlere dayalı küresel kültürel birliğe karşıt olarak dünya uygarlıkları arasındaki sözde radikal farklılıklar hakkındaki soruya dönecek olursak; Huntington'un dokuz uygarlık arasındaki ya da Avrupa ile Türkiye arasındaki radikal farklılık lehine argümanı, "Batılı olmayan"dan ayrı bir kategori olarak sabitlenmeye çalışılan "Batılı"nın ayrıcalıklı statüsünü yitirmesinden duyulan bilindik kaygıyı yinelemektedir. Öte yandan, kültürel bütünlük lehine argüman, Avrupa'nın kozmopolit kimliklerini ayakta tutacak bir kaygılar bütününe hemen hiç çözüm getiremediği için hoşnutsuzluğa yol açmaktadır. Bu iki görüş arasında görünürdeki karşıtlığa rağmen, ikisi de "Batı"nın ayrıcalıklı statüsünü koruyor gibi görünmektedir. İlkinde, "Batı" ya da "Avrupa," hatta ondan da öteye "Batı Avrupa" kendi sınırları içinde dış etkilere kapalı tutulmakta; ikincisinde, ancak hayli durağan bir "Batı" fikri dünyanın kalanını kapsayacak şekilde genişletildiği zaman bu sınırlar açılmaktadır.

Belki bu dünya görüşlerinin her ikisi de kültürel etkileşimlerin tarihini ve potansiyelini yeterince ele almakta yetersiz kalmaktadır. Daha çok, başka tür bir değerlendirme gerekli gibi görünmektedir: Bu ikisinin ortasında değil, dışında bir değerlendirme, yeni tür bir iç içe geçmişliği keşfeden bir değerlendirme, farklı ülkelerin kendilerine özgü, ama karşılıklı ilişkiler içindeki öykülerini anlatabilecek bir değerlendirme ve yalnızca egemen olmayanı egemenin içinde eriterek birleştirmeyen bir değerlendirme. Bu, "Batı" ile "Doğu"nun, "Kuzey" ile "Güney"in tarihsel olarak ayrı kültürler şeklinde tahayyül edildiğini ve süregelen bir melezleşme sürecinin birçok ânında onlara farklı nitelikler atfedildiğini yadsımak ya da göz ardı etmek anlamına gelmez. Bu, daha çok, "Batı" ile "Batılı olmayan"ı, "Avrupa" ile "Türkiye"yi karşıt kültürel varlıklar olarak katı bir kalıba sokan tarihsel kavrayışta bir kopmayı talep etmek için, ayrılıkçı tarihlerin sonuçlarıyla yüzleşmek ve iç içe geçmiş tarihleri açığa çıkarmak anlamına gelecektir.

This article is based on a contribution to the panel discussion, "Only neighbours? Turkey and EUrope", which took place at the 18th European Meeting of Cultural Journals in Istanbul from 4 to 7 November 2005.

 

  • [1] Bernard Lewis, "The Roots of Muslim Rage," Eylül 1990, www.theatlantic.com/issue/90sep/rage.htm. Kısım 1, s. 16.
  • [2] Samuel P. Huntington, The Clash of Civilizations and the Remaking of World Order (New York, London: Simon & Schuster, 1996).
  • [3] Y.a.g.y., s. 21.
  • [4] Y.a.g.y., s. 36.
  • [5] Ve çokkültürlülük karşısındaki genel duruşundan bir yargıya varmak gerekirse, sanırım Huntington şunu söyleyecektir: Türkiye, AB'nin bir parçası haline gelecekse, bu ancak Türkiye Avrupa kültürüne (bu ona göre her ne anlama geliyorsa) bütünüyle asimile edildiğinde olmalıdır.
  • [6] Ne Avrupa tekil, birleşik bir bütün olarak; ne de Türkiye özel bir durum olarak alınmalıdır. Burada, herhangi bir Avrupa ülkesi ile soyut Avrupa fikri arasındaki farklılık da, geçerli bir tartışma konusu oluşturacaktır.
  • [7] Almanya ile Türkiye arasındaki bu etkileşimlere ilişkin daha ayrıntılı bir değerlendirme ile bu yazı boyunca gönderme yapılan tarihsel belgeler şu çalışmada bulunabilir: Esra Akcan, Modernity in Translation. Early Twentieth Century German-Turkish Exchanges in Land Settlement and Residential Culture. Doktora Tezi, New York: Columbia University, 2005.


Published 2005-12-21


Original in English
Translation by Kemal Atakay
First published in Varlik 12/2005

Contributed by Varlik
© Esra Akcan/Varlik
© Eurozine
 

Focal points

European histories

http://www.eurozine.com/comp/focalpoints/eurohistories.html
For solidarity to exist in the enlarged EU, an historical awareness must be developed that includes the experiences of new members. [more]

Media landscapes: Central and eastern Europe

http://www.eurozine.com/comp/focalpoints/medialandscapes.html
How Media autonomy in Europe's "newer democracies" is being inhibited by market forces and continuing political intervention. [more]

The malady of infinite aspiration?

http://www.eurozine.com/comp/focalpoints/financialcrisis.html
Sound in principle or sick at heart? Articles on the financial crisis, compiled under Durkheim's memorable phrase, "the malady of infinite aspiration". [more]

Editor's choice

Laurent Mauriac, Pascal Riché
Online journalism: Transposition or transformation?

http://www.eurozine.com/articles/2009-05-22-mauriacriche-en.html
The editors of the pioneering French politics website explain their concept for bridging the gap between print and the Internet. [more]

Literature

Andrea Zlatar
Literary perspectives: Croatia
Post-traumatic stress disorder

http://www.eurozine.com/articles/2009-03-31-zlatar-en.html
Common to new Croatian writing is the postwar experience, with marginal characters exploring tensions between individual and society. [more]

Katharina Raabe
The read expanse

http://www.eurozine.com/articles/2009-04-16-raabe-de.html
In the twenty years since the fall of communism, literature has been lifting the fog settling over the historical expanses of eastern central Europe. [more]

Conferences

Eurozine emerged from an informal network dating back to 1983. Since that time, a variety of European cultural magazines have met once a year in European cities to exchange ideas and experiences. In the meantime, approximately 100 periodicals from almost every European country have become involved in these meetings.
European histories
The 22nd European Meeting of Cultural Journals
Vilnius, 8-11 May 2009

http://www.eurozine.com/comp/focalpoints/vilnius_european_histories.html
The 22nd European Meeting of Cultural Journals took place in Vilnius, Lithuania, 8 to 11 May 2009. Under the heading "European Histories", the Eurozine conference explored the role of history and memory in forming new identities in a Europe in change. [more]

powered by publick.net