Latest Articles


28.11.2008
Anatolij Podol's'kyi

A reluctant look back

Jews and the Holocaust in Ukraine

While Ukraine's official politics of remembrance omits Jewish heritage, private individuals and organizations are trying to integrate Jewish culture and history into Ukrainian identity. This process demands the recognition of Ukrainians' share of responsibility for the Shoah. [ more ]

27.11.2008
Delphine Bechtel, Michael Brenner, Frank Golczewski, Francois Guesnet, Rachel Heuberger, Cilly Kugelmann, Anna Lipphardt

Remembrance as balancing act

27.11.2008
Micha Brumlik

From obscurantism to holiness

27.11.2008
Katrin Steffen

Disputed memory

27.11.2008
Vytautas Toleikis

Repress, reassess, remember


New Issues


Eurozine Review


18.11.2008
Eurozine Review

The malady of infinite aspiration

"Esprit" watches market prophecies self-fulfil; "Blätter" calls off the bets in the financial casino; "Mute" refutes the received wisdom about inflation; "Dilema veche" notes how the financial crisis is reimposing the East-West divide; "New Humanist" turns to Durkheim to make sense of the depression; "Wespennest" doesn't give in to resignation; "Le Monde diplomatique" (Berlin) enters the belly of the piggy bank; "Vikerkaar" heeds cultures' anthropophagic appeal; "Dialogi" warns of a cultural wasteland in Maribor; and "Kritika & Kontext" returns a lost son to Bratislava.

04.11.2008
Eurozine Review

Neither man nor woman nor dog nor cat

21.10.2008
Eurozine Review

The greed of others

07.10.2008
Eurozine Review

A savage joke

16.09.2008
Eurozine Review

Graphic and explicit



http://www.blaetter.de/usa2008.php
http://xwords.fr
http://www.atlas-der-globalisierung.de
http://www.readme.cc
http://www.kakanien.ac.at
http://www.eurozine.com/about/who-we-are/contact.html

My Eurozine


If you want to be kept up to date, you can subscribe to Eurozine's rss-newsfeed or our Newsletter.

Articles

Avrupa Birliği Kültür Politikaları


Avrupa Birliği, küreselleşen ekonomi ortamında Avrupa ürünlerinin dünya pazarında rekabet edebilmesi için, üye ülkelerin geleneksel sistemlerinde ekonomik, kurumsal ve politik dönüşümler sağlamaya çalışmaktadır. Ancak böyle bir dönüşümü gerçekleştirebilmek için güçlü bir kültürel altyapı oluşturmak gereklidir. AB bir serbest ticaret alanı olmanın ötesinde bir kültürel alan olma çabası vermektedir; çünkü farklı kültürlerin ekonomik olarak bütünleşebilmesi ve ekonomik düzene uyum sağlayabilmesi için öncelikle birlik duygusunu benimseyen, Avrupalılık kimliğini içselleştiren insan bilincine ihtiyaç vardır. Diğer bir deyişle, seksenli yıllardan itibaren, birlik politikalarında kültürel ve toplumsal kaynaşmaya verilen önemin artmasının nedeni, yine ekonomiye dayanmaktadır ve birlik, kullandığı söylemlerde kültürel çeşitliliği desteklemek yerine tek tip, bütüncül bir 'Avrupalı' kimliği dayatma eğilimi göstermektedir.

'Avrupa Birliği' kavramı, 2. Dünya Savaşı sonrasında Avrupa devletlerinin, ekonomik birlik yoluyla savaşın vermiş olduğu maddi zararlardan kurtulma ve refahı artırma isteğiyle beraber gelişmeye başlamıştır. Bu nedenle de, kültürel birlikten ziyade ekonomik işbirliği hedeflenmiştir. (Avrupa, 7). Avrupa'nın bütünleşmesi fikrini öne atan en önemli isimlerden biri Jean Monnet'dir. Monnet, Avrupa'nın kendi içindeki çatışmalara ve rekabete son vermesi gerektiğini, dünya barışı ve ekonomik kalkınma için, ortak çıkarlar doğrultusunda Avrupa devletlerinin güçlerini birleştirmeleri gerektiğini savunmuştur. Ulusdevlet anlayışının artık zamanını doldurduğunun, bütünleşme ve iş birliğinin öneminin altını çizmiştir. 1946'da Winston Churchill, Zürih Üniversitesi'nde yaptığı konuşmasında, bir tür Avrupa Birleşik Devletleri kurulması için çağrıda bulunmuştur. 1947'de Churchill'in öncülük ettiği Birleşik Avrupa Hareketi hayata geçirilmiştir (Üstün, 1).

Avrupa'nın bütünleşmesi için diğer bir çaba, 1950 yılında, Fransa Dışişleri Bakanı Schuman'ın, Monnet'den esinlenerek hazırladığı bildiridir. Buna göre öncelikle Fransa ve Almanya arasında uzun süre devam eden sorunların çözülmesi gerektiği vurgulanmıştır. Bunun için Fransız-Alman ortak kömür ve çelik üretimini sağlayacak bir örgüt kurmak ve söz konusu örgütü bütün Avrupa ülkelerinin katılımına açık tutmak bir başlangıç olarak görülmüştür. İlk resmi adım, Almanya, Fransa, Belçika, Hollanda, İtalya ve Lüksemburg'un Paris'te 'Avrupa Kömür Çelik Topluluğu'nu kurmalarıyla atılmıştır (18 Nisan 1951). Ancak AB'nin asıl temelini atan, yine aynı altı ülke tarafından 1957' de Roma'da imzalanan Avrupa Ekonomik Topluluğu Anlaşması olmuştur (Aydoğan, 170-171). Ortak Pazar' ın kurulduğu bu dönemde, ekonomik bütünleşmenin ardından sosyal ve kültürel bütünleşmenin kendiliğinden gerçekleşeceği inancı benimsenmiştir. Bu görüşe karşı çıkan isimlerden Anthony Samphson, The New Europeans adlı eserinde ortak ekonomik hedeflerin, Avrupalı kimliğinin benimsenmesi için yeterli olmadığını, bu yüzden de birlik hedefinin başarıya ulaşamayacağını savunmuştur:

'... Ekonomik birleşmenin politik beraberliğe doğru gelişeceği yolundaki umutlar bugün suya düşmüştür. (...) Son on yıl içinde, birçokları özellikle İngilizler, Avrupa kavramını Ortak Pazar' la karıştırmak dolayısıyla, ekonomik birleşmeyi gereğinden fazla önemsemek yanılgısına düştüler. (...) Politik ülkeler yönünden iyice kısırlaşmış ortak pazar, artık tedirgin bir gümrük birliği haline gelmiştir. Birkaç yıl önce Avrupalı olarak konuşanlar artık Alman, Fransız ya da Belçikalı olarak konuşmaktadır. (...) Soğuk harbin ilk yıllarında herkes Rusya'dan korkuyordu. Bu korku yatışınca, yeni bir neden yaratıldı: Amerikan endüstrisine karşı birleşilmeliydi. Ama bu yeterince kışkırtıcı olmaktan uzaktı. Avrupa' nın, üçüncü bir güç olmak, kendisine dünya sorunlarında söz hakkı tanınması amacıyla birleşmesi inancı, Paris'in, Berlin'in, Londra'nın dünyayı etkileyen kararlar aldıkları 1. Dünya Savaşı'ndan önceki günleri hatırlayanlar için hâlâ geçerli olabilir. Ama genç kuşağı etkileyeceğini hiç sanmam' (Yüksel, 10).

İlhan Tekeli ise, birliğin sağlanmasında, ekonominin yanı sıra, kültürel, sosyal, ideolojik, dilsel farklılıkların ve ulusal bağlılıkların göz ardı edilemeyecek kadar önemli unsurlar olduğunun altını çizmiştir: '...Sanayi ve sanayi ötesi toplumların öngördüğü anonim ilişkilerin egemen olduğu, iç akışkanlığı yüksek bir toplumun, topluluk düzeyinde oluşmasında, ulusal bağlılıklar ve daha önemlisi dil farklılıkları önemli bir engel oluşturmaktadır. Birleşmenin gerekçesinin salt ekonomik yarar boyutunda kalması, uluslarüstü düzeyde ulusallıkla yarışan bağlılıkların (loyalty) oluşmasını zorlaştırmaktadır. (...) Birleşmenin gerekçelerini ekonomik olanların yanı sıra, ideolojik ve kültürel nedenlerin de oluşturduğu durumlarda, eğer bu birleşme, toplumdaki sınıfsal konumlarda değişikliği getiren bir yapısal dönüşümle birlikte ortaya çıkıyorsa o zaman kültürün yeni kullanım biçimleriyle birlikte uluslar üstü bağlılıkların ya da kimliklerin oluşması olasılığı artacaktır denebilir' (35).

Salt ekonomik birleşme hedefiyle bir yere varılamayacağını savunan görüşler, 80'li yıllarla beraber ciddiyet kazanmıştır. Söz konusu dönemde, tüm dünyada bir enformasyon ve iletişim devrimi yaşanmaya başlamış ve bu devrim, küresel ticaretin kullanımına sunulmuştur. Bu dönemin en belirgin özelliklerinden biri, üretim ilişkilerinin gerçekleştiği ekonomik alanlarda, hammadde ve işgücü öğelerinin ön planda olduğu endüstriyel bir yapılanmadan, bilgi ve hizmeti sağlayan teknolojinin üretildiği bilgisel bir yapılanmaya geçilmesidir. Bir başka deyişle, endüstri toplumunun yerini bilgi toplumuna bırakmasıdır. Uydu ve kablo gibi yeni iletişim teknolojileri sayesinde, büyük şirketlerin reklamları, ürünleri ve etkileri tüm dünyayı saracak şekilde iletilmeye başlamıştır. Böylece kültürel değer ve ürünlerin pazarlandığı küresel çapta bir pazar oluşmuş, uygulanan politikalarda ise kültür konusu çok büyük önem kazanmıştır.

1992'de Maastricht Antlaşması ile ekonomik birlik anlayışına, kültürel, sosyal ve siyasal boyutlar eklenerek 'birlik' kavramı genişletilmiştir. Antlaşmanın 151. maddesinde, 'Birlik, üye ülkelerin kültürlerinin gelişmesine katkıda bulunacak, bir yandan da milli ve bölgesel farklılıklarına saygı duyacak, aynı zamanda ortak kültürel mirası ön plana çıkaracaktır.' denilmiştir. Maddenin devamında Avrupa birliği insiyatiflerinin, üye ülkeler arasında işbirliği kurulmasını teşvik edecek şekilde kullanılacağından ve gerekirse birliğin, üye ülkelerin kültürel faaliyetlerini destekleyip, ihtiyaçlarını karşılayacağından söz edilmiştir. Asıl amaç, 'Avrupa Kültür Alanı'Änın yaratılmasını teşvik etmek olarak ortaya konulmuştur.

AB'nin resmi belgelerinde ve genel kültür politikasında, iki çeşit kimlik vurgulanmaktadır. Bunlar 'Avrupalı' kimliği ve üye devletlerin milli kimlikleridir. Oysa, yalnızca milli kimliklerin ya da birlik kimliğinin dikkate alınması, alt kültür gruplarının (bölgesel, cinsel, etnik kimlikler, azınlıklar, iç ve dış göç sonucu oluşan kimliklerin vs.) yok sayıldığının bir göstergesidir. 1997 yılında İspanya Eğitim Bakanı olarak Juan M. Delgado-Moreira, 'Kültürel Vatandaşlık ve Avrupalı Kimliğinin Yaratılması' (Cultural Citizenship and the Creation of European Identity) başlıklı yazısında, Avrupalı kimliğinin AB yönetimi tarafından diğer tüm kimliklerin önüne geçirildiğini ve resmi belge ve bildirilerde de bunun açıkça görüldüğünü belirtmiştir. Pek çok yasal ve ekonomik uyum paketi, (fırsat eşitliği ve adaletin göstergesi olarak sunulsa da) sonuçta Avrupalı kimliğini güçlendirme ve diğer kimlikleri göz ardı etme işlevi görmektedir (6).

Moreira'ya göre, AB yönetiminin Avrupalılık bilincini yaratmak için kullandığı söylemler, 'Avrupalı kimliği' teorisine dayanmaktadır. Bu teori, öngördüğü değerlerin halka benimsetilmesi bakımından tepeden inme, dayatmacı bir tutum sergilemektedir. Yani, Avrupalı kimliği bilinci, sistematik olarak yönetim tarafından dolanıma sokulmaktadır. Bu anlayışta vatandaşların politik aktivitesi gerekli görülmez, yalnızca, AB'nin zeminini oluşturan kültürel temelin farkında olmalarının sağlanması hedeflenir. Moreira, bu birleşme hareketini, halkın içinden gelen bir ihtiyaç değil, 'yönetim tarafından arzulanan bir durum, bir proje' olarak değerlendirmiştir (16). Moreira'dan önce benzer görüşleri dile getiren Myrdal, daha 1950'li yıllarda birliğin kurulması gerektiğini savunan fikirler hakkındaki kuşkularını şu şekilde dile getirmiştir:

... [B]ir grup aydın arasında tartışılan bu fikirler, halka ulaşmamış ve insanların birbirlerine karşı temel görüş açılarını değiştirmede etkili olamamıştır. Bu fikirler, özellikle 8 böyle bir dayanışmanın ortaya çıkardığı ortak yükü sırtlanma konusundaki eğilimin artışına da bir katkıda bulunamamıştır. (...) Bu plan bana yüzyıl öncesi, edebiyat dünyasında yeni bir yapıt hakkındaki eleştiri tartışmalarının ilgi çekici bir sona bağlanışını anımsattı. O zamanlar bu edebiyat ürünü için şöyle denilmişti: 'İtiraf edilmelidir ki, şiirler tek tek zayıflar. Ama, cilt olarak başarılı sayılabilirler.' Bu, entegrasyona olan çok aşırı bir inançtır.' (83).

Moreira'ya göre, AB yönetiminin resmi haber ve bildirilerini, kararnamelerini, tutum ve bakış açılarını çevreleyen bu Avrupalı kimliği söyleminde, her azınlığın katkıda bulunduğu çok kültürlü bir birlik yaratma amacı değil, zaman içerisinde gerçekleşecek teknik yapılanmalarla (dil, askeri kuvvet, hukuk, vb.) bir süper devlet yaratma amacı güdülmektedir. Yani AB, milliyetçilik söylemini ve ulus devlet anlayışını bütün bir Avrupa'ya uygulamaya çalışmaktadır:

'AB'nin, Avrupalı kimliğini ortaya koyuş şekli, bir resmi milliyetçilik örneğidir. Birlik, bütün kalbiyle bir süper devlet yaratmak istemektedir. Bunu gerçekleştirmek için uyguladıkları prosedürle beraber Avrupalı kimliği, 1850'lerden sonra Avrupa'da patlak veren (Rusya, Britanya İmparatorluğu, Avusturya Macaristan İmparatorluğu) milliyetçilik ve emperyalizmin tarzıyla benzerlik göstermektedir. Bu anlayışlar gibi, Avrupalı kimliğinin, milli popülizm tehditlerine bir karşı tepki olması; hem alttan (işsizlik, azınlıklar gibi), hem de dıştan gelen (büyüyen göç oranı) baskıyı sindirmesi ve propaganda, militarizm, ilk öğretim, tarihin yeniden yazımı ve kimliğin inşası konularında belirleyici olması amaçlanmıştır... Bu milliyetçilik anlayışı, milli devletlerdeki ve etnik azınlıklardaki (geleneksel ve yeni) kültürel ağlarla Avrupalı kimliğinin bağlantı kurmasını zayıflatmakla kalmaz, ayrıca bunlarla gelecekteki Avrupalı kimliği ve vatandaşları arasındaki ilişkiyi de göz ardı eder.' (11-12).

AB'nin bir ulus devlet formunda inşa edildiğini iddia eden isimlerden Kevin Robins, 'Türkiye Avrupa ve Kimlik Sorunu' adlı yazısında şunları yazmıştır:

'Yeni Avrupa, ulus devletin kurulu olduğu aynı simgesel temel üzerine inşa edilmektedir: Bayraklar, marşlar, pasaportlar, madeni paralar, bunların hepsi ilk ortaya çıkan (ulus) devletin varlığını çağrıştıran ikonlar olarak işlev görüyorlar. Resmi Avrupa Kültürü konusunda söylem çok anlamlıdır. Söylem tamamen uyum, bütünleşme, birlik, güvenlik üzerine yoğunlaşmıştır.' (33).

Moreira, Avrupa Birliği yönetimi tarafından önerilen Avrupalı kimliği kavramını, 90'lı yıllarda Amerikan sosyal hayatında ön plana çıkan 'kültürel vatandaşlık' teorisiyle karşılaştırır. Avrupalı kimliği söyleminin aksine, kültürel vatandaşlık söyleminde bir rakip grup, bir 'öteki' yoktur. Hem birinci sınıf vatandaşlık haklarının sağlanması hem de grup farklılıklarının korunması prensibi güdülür. Herkesin demokratik katılımda bulunması öngörülür. Siyaset, yalnızca toplumun ya da devletin belirli otoritelerinin ya da liderlerinin eline bırakılmaz. Oysa, Avrupalı kimliği anlayışı, farklı millet ve kültürlerden nasıl istifade edileceği konusuna değinmez. Yalnızca bu farklılıkların nasıl üstesinden gelineceği tartışılır. Bu kimliklerin birbirlerine ne derece ters düştüğü ve bu durumun Avrupalı kimliği anlayışını ne derece tehlikeye sokacağı sürekli endişe verici bir durum olarak tanımlanır (9).

1995 yılında oluşturulan Avrupalı Kimliği Şartı'nda[1] yapılan tanımlarda da kültürel farklılıkların korunmasından çok, ortak Avrupa değerleri ve mirası öne çıkarılmıştır: '... AB açık ve kolay anlaşılabilir bir şekilde hem vatandaşların hem de üye devletlerin haklarını ve görevlerini, kurumların sorumluluklarını ve fonksiyonlarını dile getiren ve böylece herkesin, Avrupa'nın temel değerlerini kendisinin gibi benimsemesini sağlayacak bir anayasaya ihtiyaç duymaktadır. (...) Birlik ve üye devletler için Avrupalı kimliğini güçlendirecek ortak bir kültür ve eğitim politikasının yürütülmesi gereklidir.' (2).

Şart'ın son paragrafı ise şöyledir:
'Özgürlük, barış, insan onuru, eşitlik ve sosyal adalet bizim en önemli değerlerimizdir. Bu ilkeleri korumak ve daha da geliştirebilmek için, Avrupa'nın moral açıdan kabul edilebilir bir politik yapıya ve ortak amaç anlayışını güçlendiren, AB'nin güvenilirliğini sağlamlaştırıp, vatandaşlarının Avrupalı olmaktan gurur duymalarını sağlayan politikalara ihtiyacı vardır. Bu gerçekleştirildiğinde, Avrupalı kimliği daha güçlü bir şekilde var olacaktır.' (4).

Bütüncül, tek tip bir Avrupalı kimliğinin vurgulandığı belgelerde, birlik kimliğinin, ulus devlet anlayışıyla benzer bir şekilde ön plana çıkarılmasını endişe verici olarak gören Moreira, 'Avrupa milletlerinin, kendi başarılarının kurbanı olmadan, ekonomik birlik dışında bir Avrupa Birliği oluşturabilmeleri için, millet fikrinden uzaklaşmaları ve özellikle de ikinci sınıf, düşük seviyeli ya da komünizm kökenli vatandaşların haklarına sahip çıkarak, çoğulcu, kültürel vatandaşlık anlayışını benimsemeleri gereklidir,' (12) açıklamasında bulunmuştur:

'Bizim en büyük yatırımımız, globalizasyon ve lokalizasyonun dönüm noktaları olarak vatandaşlıkta çoğulculuğu teşvik etmek olmalıdır. Birlik gerçek anlamda demokratik ve duyarlı olma niyetinde olduğuna göre, merkeziyetçilik en düşük seviyeye indirgenip yerel yönetimler güçlendirilirse, hiçbir devletlerarası kültürün ortaya çıkarak homojen bir milli devlet oluşturmaya kalkışmasına ihtiyaç kalmaz... Avrupalılar etno-milli sınır mekanizmalarını güçlendirerek milli, ekonomik ve yasal eşitsizliklerin içlerine nüfuz etmesine ve Avrupa vatandaşlığı kavramını şekillendirmesine göz yummalı mıdırlar? Eğer öyleyse, bizler milliyetçiliğin yükselmesi, geleneğin yeniden inşasında vahşi yöntemlere başvurulması, kültürel ve hatta biyolojik farklılıklara göre biçimlenen ekonomik ve sosyal eşitsizliğin ortaya çıkmasıyla yüz yüze kalacağız demektir.' (12).

Çok kültürlülüğün birliğe zarar vermeyecek şekilde sorunsuz elde edilebilmesi pek mümkün görülmediğinden, AB'nin söylemlerinde kültürel farklılıklar değil, Avrupalı kimliğinin doğal bir parçası olduğu iddia edilen demokrasi, insan hakları gibi birtakım evrensel değerler ön plana çıkarılmaktadır:

'Temel Avrupa değerleri, hoşgörü, insan sevgisi ve kardeşliğe dayanır. Avrupa, klasik antik çağ ve Hıristiyanlığa dayanan kökleri üzerine, bu değerleri Rönesans, Hümanist akım ve aydınlanma sırasında daha da geliştirmiş, böylece demokrasinin gelişiminde, insan haklarının ve yasal kuralların tanınmasında öncülük etmiştir. (...) Avrupa bu değerleri bütün dünyaya yaymıştır. Böylece kıtamız, modern dünyada devrimlerin anası olmuştur. (...) Tüm Avrupalılar, barışçıl Avrupalı bir düzenin kurulmasında beraber çalışmalıdırlar. (...) AB, çok yönlü mirasına zarar vermeyecek bir şekilde dünya meselelerinde ortak politikalar izlemelidir.' (Avrupalı Kimliği Şartı, 2).

Birlik duygusunu yüceltip farklılıkları göz ardı eden anlayış, söz konusu Şart'ta da görülmektedir. Avrupa'nın ortak kadere sahip bir toplum olduğu, Avrupa medeniyetinin oluşumu ve süregelişinde, her bir parçanın birbirine bağımlı olduğu ve barışın muhafaza edilmesinde, çevrenin korunmasında, insanların insan onuruna yakışır bir şekilde yaşamalarının sağlanmasında ortak politikaların uygulanması gerektiği vurgulanmaktadır. Bunun yanı sıra yukarda sözü edilen 'modern dünyada devrimlerin anası olmak', tüm dünyaya barışın sağlanması konusunda öncülük etmek ve Batı Hıristiyan köklerinden gelmek gibi kavramlar, Şart'ta oryantalist bir tutumun hâkim olduğunu göstermektedir. Edward Said'in söylediği gibi, oryantalist söylemde Batı-Doğu karşıtlığı, Batı'ya pozitif anlamlar (medeni, güçlü, ilerici, üstün, bilgili vb.), Doğu'ya ise negatif anlamlar (cahil, bilgisiz, pasif, edilgen vb.) yüklenmesine çanak tutmuştur. Batı'nın Doğu'yu ötekileştirerek, kendi iktidarını ve Doğu'ya yaptığı müdahaleleri ve işgalleri meşrulaştırmaya çalıştığını savunan Said, Batı'nın Doğu'yu geri kalmış, ilkel ve cahil olarak tanımlayarak kendi çıkarları doğrultusunda yeniden inşa ettiğini vurgulamıştır (Sözen, 136- 138). Şart'ta, yıllar boyu birbirleriyle savaşan hatta katliamlara neden olan Avrupa topluluklarının olumsuz mirasından hiç söz edilmeden, bu toplumların medeniyet ve demokrasinin beşiği ve üçüncü dünya ülkelerine yol gösterecek örnek toplum olarak tanımlanmasından, AB politikalarında oryantalist söylemin hâlâ yoğun bir şekilde etkili olduğu sonucu çıkarılabilir. Bu söylem, Avrupa içerisindeki farklılıkların giderilmesini, ortak amaç duygusunu ve paylaşılan bir Avrupa kimliğinin tanınmasını teşvik eden AB politikalarının bir parçasıdır. Türkiye açısından baktığımızda, savunulan değerler dahilinde, Türkiye bir 'biz' değil, bir 'ötekidir'.

Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi (ASAM) Türkiye Araştırmaları Koordinatörü Çetin Güney, 'Avrupa kültürüyle AB İdealinin İmkânsız Birlikteliği' adlı makalesinde, Avrupa kimliğinin 'öteki' olarak tanımlanan kimliklere göre (ki bunlara Türk ve İslam kimlikleri de dahildir) şekillendiğinin altını çizmiştir:

'Bu kimlik (Avrupalı kimliği), aynı zamanda defansif, teyakkuz durumunda olan bir kimliktir. Kimliğin doğasında varolan dış güçler sayesinde birlik ve bütünlük oluşturma süreci modern Avrupa'da da Osmanlı ile gerçekleşmiştir... Tarihsel olarak Ortaçağ ve kilise bu kimliğin şekillenmesine oldukça etkili olmuştur. Bu kimliği yaratan tarihsel öğeler başlangıçta Avrupalı'nın hafızasında barbar saldırısı olarak varolan Orta Asya kökenli halkların (Türkler ve Moğollar) daha sonra da Türk ve Arap-İslam saldırılarının yayılmasına tepki olarak Avrupalıların gösterdiği ortak direnç neticesinde kültürel referansını Hıristiyanlıktan alan Avrupalılık bilincidir. Avrupa kimliğinin bir anlamda kurucu öğesi, birleştirici unsuru olarak Türk karşıtlığı, merkezi bir önem işgal etmekle beraber yalnız değildir. Asyalı, Rus, Pers, 20. yüzyıl başlarında Çingene ve Yahudi, günümüzde Japonya ve ABD karşıtlığı, Avrupalılığı pekiştiren öğelerdir.' (2).

Peki ne klasik antik çağ, ne de Hıristiyan köklerden gelen Türkiye'yle yapılan bu flört neden?

10 Süregelen bu 'ötekileştirme' ye rağmen, AB, kendini demokratik ve çok sesli göstermek için 'öteki' olarak tanımladığı kültürleri de içine alma eğilimindedir. Çünkü, sisteme karşı üretilen anlamlar sistemin anlamlandırma pratiklerine katıldığı zaman, her ne kadar karşıt ve direnç unsuru gibi gözükseler de sonuçta sistemin kendini sürdürme araçlarından biri haline gelirler. AB'nin Avrupalılık kimliğini ön plana çıkararak diğer kültürleri dışlaması, demokrasi ve çok seslilik idealleriyle çelişir. Bu çelişkiyi gizlemek için de aslında 'öteki' olarak tanımlanan Türkiye'nin birliğe katılma ihtimali sıcak tutulmaktadır. Yani 1980 sonrasındaki küreselleşme hareketleriyle beraber, açıkça homojenleştirici, tek tip bir kültürel kimlik dayatan politikalar işlevini yitirmiştir. Stuart Hall, 'Yerel ve Küresel: Küreselleşme ve Etniklik' adlı yazısında bu durumu, sermayenin farklılıklarla mücadele ederken artık onları yok sayma yöntemini kullanmadığını söyleyerek açıklamıştır:

'Küresel konumunu korumak için sermaye, yenmeye çalıştığı farklılıklarla müzakere etmek, onları kısmen içine almak ve yansıtmak zorunda. Farklılıkları denetim altına alıp daha nötr hale getirmek zorunda. (...) (Bu), yerel sermayeler aracılığıyla, diğer siyasal ve ekonomik seçkinlerin yanında ve onlarla işbirliği hüküm sürebileceğini anlamış bir sermaye biçimidir. Onları silip atmaya kalkışmaz, onların üzerinden işler. (...) Bir tür bağımsızlık oyunu sahneye koymaktadır sanki. (...)' (6).

Yani, AB'nin Türkiye'yi üye olarak kabul edeceği ihtimalini sıcak tutmasındaki asıl amaç, Türkiye'nin tam karşıt bir güç haline dönüşmesini engellemek, böylece Türkiye'nin politikalarını denetim altında tutmaktır. Dikkat çeken bir diğer unsur da, birlik politikalarının, insanları gerçek anlamda ayıran ekonomik, eğitimsel ve etnik meselelere dayanan sınıf ayrılıklarını göz ardı ederek, daha çok milliyetçilikten doğacak tehditlere karşı önlem alma eğiliminde olmasıdır. Vatandaşlık siyasi, sivil, ekonomik, ve kültürel haklar ve görevlerle ilgili bir kavramken, Avrupa vatandaşı, toplum hayatında genellikle ekonomi temelli konularda söz sahibi olabilmektedir, politik, kültürel ve öznel durumlar ise fazlasıyla göz ardı edilmektedir. Ayrıca bu durumların içinde oluştuğu ve yorumlandığı kültürel artalan ve ilintili bağlamlar da göz ardı edilmektedir. Oysa bunlar, sağlam bir birliğin oluşmasını engelleyecek önemli faktörlerdir.

Samphson da değişen dünya koşullarında milliyetçilik anlayışının devletler arasında çatışma ve düşmanlık yaratma tehlikesini gerçekçi görmemektedir. Ulusçulukta yeni bir boyut olarak bölgecilik ve yerelciliğin göz ardı edilmemesi gerektiğini savunur. Ona göre, bölgesel ve etnik kimliklerin güçlenme göstermesi nedeniyle, ulus içi rahatsızlıklar zamanla Avrupa'nın gelecekteki biçimini etkileyecek kadar önem kazanabilir. Bu rahatsızlıklar, bölgecilik, ademi merkeziyet isteği, özerklik ya da anarşi gibi bugünden tahmin edemeyeceğimiz akımlara dönüşebilir. (...) Brötanya, Flandr, İskoçya, ya da Basque''ardaki bölgecilerin tek ortak yönleri, kendilerini onların sorunlarını tanımadan ya da kültürlerine aldırmadan uzaktan yöneten, sermaye bürokrasisine olan kızgınlıklarıdır. (...) İskoçyalılar ve İrlandalılar, Ortak Pazar'ı İngiltere'ye karşı birleşecekleri bir müttefik olarak görmektedirler. (...) Brötanyalılar içinse, İngiltere Paris'e karşı onlarla birleşebilecek bir müttefiktir. Belçika'nın her iki bölgesi de (Flamanca konuşan Flandr ve Fransızca konuşan Valonya) Ortak Pazar'a kendilerini diğer bölgeye karşı koruyacak bir unsur gözüyle bakarlar. (...) Yani hoşnutsuzluk, uluslar arasında değil, ulusların içindedir.' (Yüksel, 13).

Diğer taraftan Tekeli'ye göre, ulus üstü kimliğin benimsenmesi, ulusal kimliğin bölgesel ve etnik kimlikler üzerinde baskısının hafiflemesini ve bölgesel kimliklerin göreli bir güçlenme göstermesini sağlayacaktır. Bu da daha demokratik ve çoğulcu bir anlayışı beraberinde getirecektir (35).

AB'nin bölgesel/yerel kimlikleri eritmeye yönelik bir anlayışı benimsediğini savunan görüşler doğrultusunda bakıldığında, 80'lerden önce, İngilizliğin Britanya Adaları'ndaki herkesi kapsayacak bir ifade olabilmesi için kullanılan söylemlerle Avrupalılık söyleminin benzerlik gösterdiği görülmektedir.

'İngilizliği oluşturan tüm farklılıklar, yani Birlik Yasası (Act of Union) ile bir araya gelen değişik bölgelerden, halklardan, sınıflardan, cinsiyetlerden insanların oluşturduğu çokluk, ya dışlanacaktı ya da içe alınacaktı. (...) (İngilizliğin) kendini homojen bir varlık olarak sunabilmek için tüm sınıf, bölge, cinsiyet farklılıklarını daima içine alması gerekmiştir.' (Hall, 3).

İngilizliğin Britanya'daki farklılıklara karşı öne sürülmesi gibi, Avrupalılık da birlik içindeki farklılıklara karşı öne sürülmektedir. Ancak AB, özellikle 90'lardan sonra, uyguladığı bu tarz kültür politikaları açısından yoğun eleştiriler almaya başlamıştır. Bu nedenle de, amaçlarının herkese tek tip bir kimlik dayatmak değil, farklılıkların buluşmasından doğan bir kimlik geliştirmek olduğunu vurgulamaya başlamışlardır. Kolektif bir Avrupa bilincinin yaratılmasında bu son derece önemli bir nokta olarak görülmüştür. Eğitim ve Kültür'den sorumlu Avrupa Komisyonu üyesi Viviane Reding, Atina'da yaptığı 'Avrupa Kültür Politikası' adlı konuşmasında 'Avrupanın asıl zenginliği ekonomik gücünde değil, çok kültürlülüğündedir. Asıl olan budur' demiştir (1). Reding'e göre, Avrupa Birliği, Avrupa kültürünü oluşturan farklı parçaları en iyi şekilde koruyabilirse kültürün genelini de korumuş olur. Avrupa Birliği'ne üye ülkeler yalnızca üye olmakla kalmayıp farklı milli kültürleri de temsil ederler. Ayrıca bu kültürler içerisinde pek çok etnik, dini, ırksal gruplar da yer alır. Reding, AB kültür politikasında, Avrupalılık konusunda bütünleşme getirilirken, bir yandan da etnik ve milli kültürlerin ve kimliklerin çeşitliliğinin de vurgulandığını savunur. Avrupa Birliği, her grubun ve her milletin, bütün grupları eşit olarak tanıyan, koruyan ve destekleyen 'Avrupa Birliği' anlayışını koruduğu sürece kendisini de en iyi şekilde korumuş olacaktır (2).

Zaman zaman etnik ve milli kimliklerin, çoğunlukla da bütüncül bir Avrupa kimliğinin ön plana çıkarılarak bir birlik duygusu yaratılmaya çalışılması yalnızca barış ve demokrasi uğruna değildir elbet. Ekonomik çıkarların, AB kültür politikalarında, temel belirleyici kuvvet olduğu inkâr edilemez bir gerçektir.

Birlik tarafından Avrupalılık söyleminin anlam ve değerlerini aktaracak ve dolaşıma sokacak kültür ürünlerinin yaratılması sürekli teşvik edilmektedir. Pek çok Avrupa ülkesinde Amerikan yapımlarının ezici bir hâkimiyeti vardır. Bunlarla rekabet edebilmek için, AB, Avrupa yapımlarını tercih edecek bir kitlenin yaratılması ve bu kültürün aşılanması için çaba vermektedir.

Bütün metalar için geçerli olan en basit mübadele şeklinde üretici bir mal üretir ve bunu kâr amacıyla satar. Kültür ürünleri de buna dahildir. Örneğin kitle iletişim araçlarında yayınlanan programlar da yapım stüdyoları tarafından üretilir ve kâr amacıyla dağıtım şirketlerine ve yayın istasyonlarına satılırlar. Ya da bir sinema ya da tiyatro eseri para karşılığında izlenir; bir heykel ya da resim gibi güzel sanat eserleri para karşılığında satın alınırlar. Üstelik, kitle iletişim araçlarında yayınlanan programlar ve sinema, tiyatro, konser gibi kültürel faaliyetler, büyük yatırımların ve birçok kişinin emeğinin bir araya gelmesiyle oluşmaktadır. Dolayısıyla kültür sektörü büyük bir iş alanıdır. Ancak bu ürünlerin ekonomik işlevinin yanı sıra, çeşitli anlamlar ve değerler taşımak, üretmek ve yeniden üretmek gibi toplumsal işlevleri vardır.

Özellikle kültürel ürünleri taşıyan medya, dolaşıma soktuğu anlamlar ve değerlerle, gerçekliği kurgulayan, yeniden üreten, belirli bir şekilde biçimlendiren yapısıyla, yönlendirme, kamuoyu oluşturma gibi etkileriyle Avrupa ürünlerini tüketecek, Avrupa kimliğini benimseyecek bilinçler oluşturan bir anlam üreticisidir. Medyayla iç içe olan reklam sektörü de, AB'nin kültür politikalarında önemli bir konuma sahiptir. Avrupa şirketlerinin mallarının tanıtımını yapan reklamlar, kitle iletişim araçlarında yoğun bir şekilde yer almaktadır. Bu şekilde Avrupa toplumu Avrupa mallarını almaya teşvik edilirken, genel anlamda da tüketimciliğe yönlendirilmektedir. AB'nin politikaları, kapitalist, küresel ekonomi bağlamında düzenlendiği için, tüketimin sürekli teşvik edilmesi olağandır. Peki bunu sağlamak için hangi kültür programları uygulanmaktır?

Uygulanan Kültür Programları:

AB'nin en önemli kültür programı Culture 2000'den bahsetmeden önce, onun oluşumuna katkı sağlayan daha küçük çaplı projeler arasında şunlar sayılabilir[2]: Kaléidoscope (1991-1996)
1991'de, en az üç üye devletin ortaklaşa oluşturdukları kültürel ve sanatsal olayları desteklemek üzere Kaléidoscope programı oluşturulmuştur. Temel amaç, kültür sektöründe çalışanlar, sanatçılar ve üye devletlerin kültürel kurumları arasında işbirliği sağlayarak, Avrupa kültürünü ve ortak mirasını temsil eden eserlerinin ve faaliyetlerinin dolanımını ve tanıtımını desteklemek olarak belirlenmiştir. 1990 ve 1996 yılları arasında, çeviri eserlerin ve kitapların Avrupa'da promosyonlarının yapılması alanında pek çok pilot proje gerçekleştirilmiştir. Bu projeler, 1996 ve 1999 yılları arasında üç kültürel programın oluşturulmasına katkı sağlamışlardır. Kaléidoscope (1996-1999)
İlkinin devamı olan bu program, sanatsal ve kültürel yaratımı ve işbirliğini teşvik etmek amacıyla Avrupa Parlamentosu ve Bakanlar Kurulu tarafından 29 Mart 1996'da üç sene için yürürlüğe konulmuştur. Programa ayrılan 26.5 milyon euroluk bütçeye 1999 yılında 10.2 milyon euro daha eklenmiştir. Dans, müzik, tiyatro ve operadan resim, heykel, mimari ve fotoğraf sanatına kadar pek çok alanda, toplam 518 proje maddi olarak desteklenmiştir.

Ariene (1997-1999)
Bir ülke hakkında elde edilen yüzeysel bilgilerin aksine, bir edebiyat eserinin o ülke toplumuna, toplumun kendini nasıl tanımladığına, gelenekleri ve tarihine, tabularına, arzularına ve hedeflerine dair çok daha derin bir anlayış kazandıracağı düşüncesiyle, edebiyat, okuma ve çeviri alanlarına destek sağlanması gerekli görülmüş ve bu doğrultuda Ariene (1997-1999) programı oluşturulmuştur. Üye devletlerin kendi kültürlerini yansıtan edebiyat eserleri dışındaki edebiyat ürünlerine karşı ilgi duymalarını ve böylece birbirlerini daha iyi tanıyıp anlamaları hedeflenmiştir.

Raphael (1997-1999)
Üye devletlerin Avrupa kültür mirası alanında oluşturdukları resmi politikalardaki eksiklikleri tamamlamak amacıyla oluşturulmuştur.

Avrupa parlemontosu tarafından 5 Eylül 2001'de alınan kararlar arasında yer alan 'Culture 2000' programı ise beş yıllık (2000-2004) bir programdır. Programda kültür, 'İnsanların kimliklerini oluşturmak için yaslandıkları dayanak noktası,' olarak tanımlanmış, Parlamentonun görevinin ise ortak bir kültürel taban, bir Avrupa toplumu alanı oluşturmak, yurttaşların bu alana ait oldukları duygusunu artırmak olduğu belirtilmiştir. (Kültür, 1).

Program aracılığıyla, Avrupalılar için ortak bir kültürel alan yaratılmasını teşvik etmek, sanatsal ve edebi yaratımları geliştirmek, Avrupa tarihi ve kültürü hakkında bilgileri yaymak, tanıtmak, uluslararası dağıtımlarını sağlamak, kültürel miras alanlarını geliştirmek, üye devletle arasında kültürel diyalogları ve sosyal entegrasyonu güçlendirmek gibi amaçlar güdülmektedir. Kültür alanında Avrupa ve dünya pazarlarına yönelik gelişmelerin sağlanabilmesi için sektör çalışanlarının, endüstrinin gereklerini karşılayabilecek şekilde yönlendirilmeleri, Avrupa ve dünya pazarlarında rekabet eden ürünler oluşturabilmeleri için bilgi, yetenek ve becerilerini artıracak şekilde eğitilmeleri hedeflenmiştir. Artistik ve ticari değer açısından yüksek ürünler üretilmesi için yeni teknolojilerin özellikle dijital teknolojilerin uygulanması konusunda eğitim verilmesi öngörülmüştür. Bunun temel nedeni de teknolojik gelişmelerden geri kalmayıp, dünya pazarında ekonomik liderliği elinde bulunduran Amerika ve Japonya gibi iki devletle rekabet edebilecek Avrupalı işgücünü yaratmaktır. Desteklenecek kültürel projelerin, uluslararası markette rekabet edebilecek potansiyele sahip olmalarına dikkat edilmektedir. Sanatçıların, kültürel ürünlerin, sektör çalışanlarının ve gerçekleştirilen kültürel aktivitelerin serbest dolaşım prensibi sayesinde, bütün üye devletleri kapsayan geniş bir pazara hitap etmeleri, Avrupa kültürünün erişilebilirliğini, ekonomik getirilerini artırmakta ve de taşıdıkları anlamların içselleştirilmesini kolaylaştırmaktadır.

Kültür 2000 programının 2004 yılı için AB Resmi Gazetesi'nde yayınlanan katılım şartlarında, programın temel katkısı, programa katılma hakkı olan otuz ülkenin kültürel projelerine mali destek sağlamak olarak belirtilmiştir. Tabii bu otuz ülke, on beş AB üyesi, Avrupa Serbest Ticaret Topluluğu üyeleri İzlanda, Norveç ve Liechtenstein ve son olarak da 12 aday ülkeden oluşmaktadır. Her sene farklı bir kültürel alanın ön plana çıkarıldığı programda 2004 senesi için öncelik 'kültürel miras' alanına verilmiştir. Bu alandaki projelerden doksanına destek sağlanacağı bildirilirken, görsel sanatlar alanından on, gösteri sanatlarından da yirmi eser aynı şansı elde edebilecektir (1-2). Bir projeye katılan ülkelerin çeşitliliği ve sayıları arttıkça, o projenin desteklenme olasılığının artacağının altı çizilmektedir. Bu, kültürel çeşitlilik ve çok sesliliğe önem verildiği izlenimini doğursa da, eserlerin ortak Avrupa mirasını ve kültürünü ön plana çıkaracak şekilde hazırlanmasının gerekli olduğunun belirtilmesi, yine tek tip bir Avrupalı kimliği yaratma çabasının varlığını göstermektedir. Eserler, standardize edilmiş, yerel ve bölgesel kimlikleri göz ardı eden bir kültür anlayışıyla yaratıldıktan sonra, yaratıcılarının farklı millet ve kültürlerden gelmelerinin bir anlamı kalmamaktadır.

Programa katılamayan ülkelerin hepsi üçüncü dünya ülkeleri olarak tanımlanmaktadır. Türkiye'nin de yer aldığı bu ülkeler ancak kültürel işbirliği projelerine katılabilmektedirler. Programda belirtilen kriterlere göre, bu projeler, kendilerini oluşturan ülkelerin ortak kültürel özelliklerini taşımalıdırlar. Ancak yine de kendi kültürlerini yansıtmakta tam anlamıyla özgür değildirler çünkü üçüncü dünya ülkelerinden katılanların, projenin oluşumu sırasında önemli Avrupa kuruluşlarıyla işbirliği içerisinde olmaları şartı getirilmiştir. Yani (kapalı bir şekilde de olsa) Avrupalı kuruluşlar, yol gösterici, bilgi ve kültür sahibi olarak tanımlanırken, üçüncü dünya ülkeleri olarak tanımlanan ülkelerin proje oluşturabilmek için mutlaka Avrupa'nın denetim ve kontrolü altında hareket etmeleri gerektiği; sektörde rekabet edecek kalitede projeleri kendi başlarına üretemeyecekleri mesajı verilmektedir (3).

Çeviri alanında ise Avrupalı yazarlardan ellisinin (1950'den sonra yazılmış olmaları koşuluyla) üye devletlerin dillerine çevrilmesi için finanssal destek sağlanacağı bildirilmiştir. Öncelik, yöresel diller gibi az kullanılan dillerde yazılmış eserlere verilecektir. Avrupa Edebiyatı üzerine yazılmış eserlerden 20 tanesi de çevrilmek üzere finansal destek alacaktır. Kitap fuarlarının ve okuma odalarının açılması gibi üye devletlerin okuma alışkanlığını geliştirmek üzere hazırlanan projeler içinden 7 tanesi destek alma hakkı kazanırken, edebi eserlerin çevirilerinin yapılması alanında çalışan profesyonellerin yeteneklerini geliştirmek amacıyla oluşturulan projelerden üçü desteklenecektir (3).

Uygulanan Medya Programları

Topluluğun kitle iletişim araçlarıyla ilgili yasal düzenlemelerde bulunması ve çeşitli programlar oluşturması, 1980 sonrasına denk gelmektedir. Kültür ve ekonomi bağlamında kitle iletişim araçlarına verilen önem günbegün artmıştır. Özellikle 1980'lerden itibaren tüm dünyadaki yeni liberal politika uygulamaları, yayıncılığın ticarileşmesinde büyük etken olmuştur. Bu yüzden, milli bazda kamu hizmeti öngören yayıncılık anlayışı, yerini uluslararası markette önemli bir kâr aracı olarak görülen yayıncılık anlayışına bırakmıştır.

Bu doğrultuda Avrupa medya endüstrisinin, Avrupa pazarının avantajlarından yararlanması ve finansal destek sağlanması için parlamento tarafından 1990 yılında Media 1 (1990-1995) programı kabul edilmiştir. Media 1'in daha geliştirilmiş versiyonu olan Media 2 (1996-2000) programı ise sadece Avrupa pazarına değil, dünya pazarına yönelik gelişmelerin sağlanmasını amaçlamıştır. En son kabul edilen 'MEDIA Plus' (2001-2005) programında ise, Avrupa işitsel-görsel endüstrisinin geliştirilebilmesi için aşağıdaki faktörlerin altı çizilmiştir:

a) Sektörde çalışan Avrupalı profesyonelleri uluslararası piyasada rekabet edebilecek seviyede eğitmek.
b) Avrupa görsel ve işitsel endüstrisindeki rekabeti güçlendirmek.
c) Çeşitli Avrupa organizasyonları arasındaki işbirliği bağlantılarının kurulmasını desteklemek; Avrupalı dağıtım şirketleri, sinema salonları ve görsel-işitsel festivaller arası işbirliğini teşvik etmek.
d) Avrupalı yapım şirketlerinin ve projelerinin geliştirilmesine katkıda bulunmak, finansal destek sağlamak.
e) Avrupa sinematografik eselerinin ve radyo-tv programlarının dağıtımını, promosyonunu, tanıtımını desteklemek.
f) Avrupa sinema festivallerini desteklemek.

Programın asıl katkısı, 400 milyon euro'luk bütçeyle hem yapım öncesinde hem de sonrasında kurgu sinema, belgesel, animasyon, multimedya türlerinde bağımsız prodüksiyon firmalarına yeni projeler için destek vermesi olmuştur. Ancak tek bir şartla: Projeler ürün haline geldiğinde uluslararası markette iş görecek potansiyele sahip olmalıdırlar (Media). Bu da işin ekonomik boyutuna ne kadar çok önem verildiğinin bir göstergesidir.

Düzenleyici Kurallar

Son yirmi yılda iletişim, enformasyon, telekomünikasyon teknolojilerinin hızla gelişmesi ve etki alanlarının küresel boyuta ulaşması, serbest dolaşım ilkelerinin benimsenmesini hızlandırmış, her alanda olduğu gibi yayıncılık alanında da özelleştirme hareketi canlanmıştır. Özelleştirme, 'hem çeşitli uluslararası oluşumlar çerçevesinde ortak politikalar oluşturma, hem de her ülkeye özgü yeni politikalar saptama zorunluluğuna işaret eden bir süreçtir. Avrupa yayıncılığındaki düzenleyici kurallar da, bu süreç içerisinde devreye sokulmuşlardır.' (Kejanlıoğlu, 95).

Avrupa Komisyonu üyesi Marcelino Oreja, 'Medya'da Kendi İçinde Denetim' adlı seminerde, medyanın düzenlenmesine neden ihtiyaç vardır sorusunu yanıtlamaya çalışmıştır. Oreja öncelikle, medyanın bilgi sağlamaktan çok daha başka roller üstlendiğini, toplumu şekillendiren özelliklere sahip olduğunu vurgulamıştır. Medyanın, insanların yaşadıkları dünyayı anlamlandırma çabasıyla içselleştirdikleri toplumsal kavramları, inanç sistemlerini ve hatta -görsel, sembolik ve sözel- dilleri bile oluşturduğunun altını çizmiştir. Bu kadar önemli bir faktörün, düzenlenmeden ve denetlenmeden başı boş bırakılmasının tehlikeli olacağını savunmuştur. Ancak bu denetimden kastedilenin, belirli çıkar gruplarının lehine, sansürcü bir anlayışla baskı uygulamak değil, tam tersine devletin ya da özel teşebbüsün medyayı tekeline almasının engellenmesi olduğunu belirtmiştir. Oreja'ya göre, Avrupa Birliği'nin öngördüğü denetim; adil ve etkili rekabetin, içeriğin çoksesliliğinin ve medya sahipliğinde çoğulculuk ilkelerinin uygulanıp uygulanmadığını kontrol etmektedir (1).

Peki bu denetimi kimler nasıl düzenleyeceklerdir? Oreja, AB'nin Almanya'dan örnek aldığı 'kendi içinde düzenleme' kavramını benimsediğini söyler. Bu tarz bir denetimin çoğu zaman anayasal düzenlemelerden ve resmi kanunlardan daha 14 büyük bir etki sağlayabileceğini savunur. İşitsel-Görsel (Audiovisual) sektördeki düzenleyici organların, politik güçlerden bağımsız olmaları gerektiğini ve bu organların en önemli görevinin, yapılan yayınlarda çok sesliliğin garanti altına alınması ve tüm yapımcıların içerikle ilgili kurallara uyumlarının sağlanması olduğunu belirtir (2).

Almanya'dan örnek gösterilerek üye devletlere uygulamaları tavsiye edilen bir diğer husussa televizyonların kendi konseylerini oluşturmaları ve konsey üyelerinin, toplum içindeki bütün grupları temsil edecek şekilde seçilmeleridir. Oreja, iki tip içsel denetimden sözeder:

Birincisinde, sektörde yer alan yöneticiler ve çıkar grupları, devlet müdahalesine gerek kalmaması için bazı kurallar üzerinde kendi aralarında anlaşmaya varırlar. Bunun bir örneği İngiltere'deki 'Press Code'dur. Denetici, sektörün kendisi ve halktır (halk şikayet mekanizmalarına sahiptir).

İkincisi ise yasal bir çerçeveye oturtulan ya da kanunlarda yer alan bir temele dayanan içsel denetim şeklidir. Bütün yayıncılık alanı üzerinde bir üst otorite gibi işleyen devletten bağımsız düzenleyici bir kurul bulunur. Bunlar ulaşılması amaçlanan bazı hedefler belirlerler. Ancak bu hedeflerin gerçekleşmesi için hangi kuralların ne şekilde konacağı ve denetleneceği sektördeki yöneticilere ve diğer çıkar gruplarına bırakılır. Burada denetleyici, otoritelerle sektörün kendisidir (4).

Yayıncılıkta devlet müdahalesinden yana bir tutum sergilemeyen Avrupa Birliği; üye devletlerin yayınları, topluluğun genel ticari ve ekonomik çıkarlarını zedelemeyecek ve topluluk içerisinde haksız rekabete yol açamayacak şekilde olduktan sonra, üye devletlere müdahale etmemektedir. Üye devletler, hem yayın içeriklerini hem de kamu hizmeti öngören yayıncılığın nasıl finanse edileceğini, frekans tahsisini ve yayıncılık alanındaki düzenleyici kuralları kendi iç hukukları doğrultusunda belirlemektedirler. Üye devletlerin bağlı oldukları en ciddi yasal düzenleme ise topluluğun İşitsel-Görsel (Audiovisual) politikaları bağlamında ortaya konan 'Television without Frontiers' (sınır ötesi televizyon) yönetmeliğidir. Yayıncılık alanında ortak bir pazar kurma fikrini içeren yönetmeliğin hazırlık aşamasında üç önemli hedef belirlenmiştir:

1. Etkili tek bir pazar yaratmak için düzenleyici kurallar oluşturmak.
2. Milli bazda varolan yayıncılık sistemlerini desteklemek için Avrupa bazındaki mekanizmaları geliştirmek.
3. Dünya pazarları bağlamında Avrupa kültürü çıkarlarını korumak için önlemler almak.
Televizyon yayınlarının topluluk içerisinde serbest dolaşımını sağlamayı amaçlayan yasal düzenlemeyi içeren 'Television without Frontiers' yönergesi, 1989'da kabul edilmiş, 1991'de yürürlüğe girmiştir. 1997'de yeni teknolojik gelişmeler doğrultusunda Parlamento ve Konsey'in ortak onayıyla tekrar değişikliğe uğramıştır. Bu düzenlemenin ikinci maddesinde her topluluk üyesinin, alınan kararlar doğrultusunda kendi iç hukukunda birtakım değişiklikler yapması zorunluluğu getirilmiştir. Hatta, ayrı ayrı her üye devletin neleri düzeltmesi gerektiği de belirtilmiştir. Diğer bir maddeye göre ise, hiçbir üye devlet, diğer üye devletlerin yayınlarının alımını ve geçişini kısıtlayamayacaktır. Bunun nedenleri, Avrupa yapımlarının dağıtımının ve üretiminin desteklenmesi, Avrupa şirketlerinin ve reklamcılığın teşvik edilmesi; çok sesliliğin ve farklılıkların desteklenmesi olarak belirtilmiştir. Ayrıca, insan onurunu zedeleyici ve çocuklara zarar verici içeriklere karşı çıkan, cevap hakkının korunmasını öngören maddelere de yer verilmiştir. Yönetmelikte ayrıca, üye devletlerden herhangi birinin, çok önemli olduğu varsayılan olayları, toplumun büyük bir kesimin görmesini engelleyecek şekilde yayınlayamayacağının altı çizilmiştir.

Bu yönetmelikte de diğer medya programlarında (Media 1, Media 2, Media Plus) olduğu gibi medyanın çok sesliliğinin, demokrasiyi ve kültürel farklılıkları koruyan bir mekanizma olarak işlev görmesi için düzenleme yapıldığı savunulmuştur. Avrupa'nın insan hakları, demokrasi ve eşitlik ilkelerini benimseyen kültürel prensiplerinin altı çizilmiştir. Ancak, şu da bir gerçektir ki, medyadaki çok sesliliğin ve farklılıkların korunmaya teşvik edilmesinin tek nedeni, Avrupa'nın demokratik gelenekleri değildir. Medya, ticari ve ekonomik kaygılarından ötürü, daha geniş kitlelere ulaşabilmek için, çok çeşitli izleyici istek ve beklentilerini karşılamak ve kültürel farklılıklara göz ardı etmemek durumundadır.

Avrupalı kimliğinin teşvik edilmesi sırasında oryantalist söylemin izlerinin görüldüğünden kısaca söz etmiştik. Avrupa'nın kendini nasıl tanımladığı, 'öteki'nin nasıl tanımlandığına da bağlıdır. Kimlik oluşumu, ötekiyle karşılıklı etkileşime dayanan devingen bir süreçtir. 'Biz'in içinde mutlaka 'öteki'nden bir şeyler vardır; çünkü ne olduğumuz aynı zamanda ne olmadığımıza göre de şekillenir (Lacan, 541). Avrupalıları bir araya getirecek olan bir diğer ötekileştirme stratejisi de ortak bir düşman, bir rakip ortaya konulmasıdır. Sosyolojik bulgulara göre, iki faklı grubun kimlikleri çatıştığında, farklı gruplardaki bireyler kendi içlerinde birbirlerine daha sıkı bağlanırlar ve grup kimliğine daha fazla sahip çıkarlar.

Viviane Reding, yukarda değindiğimiz konuşmasında, ABD'yi bir 'öteki' olarak tanımlamış, onu Avrupa piyasasını işgal eden ve alt edilmesi gereken bir rakip olarak göstermiştir. Konuşmanın başında Avrupa sinemasının var olmasına, gelişmesine ve dağıtımının yapılmasına çok önem verilmesi gerektiğini söylemiş, pazar sayısının ve yapım araçlarının sınırlılığının giderilmesi gerektiğini anlatmıştır. Daha sonra ise sinema sektörünü ve genel anlamda Audovisual(İşitsel-Görsel) sektördeki dünya pazarına hitap eden büyük dağıtım ve yapım şirketlerinin çoğunu ele geçirmiş olan Amerika'nın ürettiği yapımların altında ezilmemeleri gerektiğini savunmuş; Amerikan yapımlarını, Avrupa kültürüne 'yabancı' ve 'zarar verici' olarak tanımlamıştır (4).

Benzer bir şekilde, dijital ve Internet sektöründe de aşırı derecede Amerikan teknolojilerinin ithal edildiğini, özellikle Internet aracılığıyla erişim sağlanan içeriğin büyük bir oranla Kuzey Amerika merkezli olduğunu, Avrupa'nın bu konuda bir an önce ABD'yle yarışır duruma gelmesi gerektiğini dile getirmiştir. Bunun için Media Plus programının Internet'te Avrupalı bir içerik oluşturma çabası güttüğünü, bunu da sektörde çalışan Avrupalıların yeteneklerini geliştirecek eğitimler verilmesiyle, Avrupa dağıtım ve yapım şirketlerinin desteklenmesiyle sağlanabileceğini vurgulamıştır (4).

Bu konuşmadan iki sene önce ise, Avrupa Komisyonu Başkanı Jacques Santer, Avrupa 'Audiovisual' Konferansı'nda yaptığı açılış konuşmasında, 'Audiovisual' pazarında en geniş payın AB'ye ait olduğunu; örneğin sinema sektöründe AB'nin ABD'nin önüne geçmeye başladığını iddia etmiştir. 1996'da AB'ye üye devletler tarafından 670 tane uzun metrajlı film yapılırken, ABD'de yalnızca 420 film üretildiğini vurgulamıştır (2).

Konuşmasında oldukça olumlu bir tablo çizen Santer'ın sözleri çelişkilidir; çünkü fazla film üretmek, sektörde öne geçmek anlamına gelmez. Önemli olan, hem Avrupa hem de dünya pazarında Amerikan filmlerinin ve diğer ürünlerinin çok daha yaygın ve fazla bir şekilde tüketiliyor olmasıdır. Amerikan şirketleri, ürünlerin dağıtımı ve pazarlanması konusunda da hâkim güçtür. Konuşmasının sonlarında Santer da bu gerçekleri kabul ederek Avrupa şirketlerinin yaşamakta olduğu sıkıntılara değinmiştir. Avrupa'da üretimin, milli pazarlarda bölünerek küçüldüğünden, yapım şirketlerinin Avrupa ve dünya pazarında rekabet edebilecek kadar geniş bir kapasiteye sahip olmadığından ve yeterince finansal kaynak bulanamadığından şikayet etmiştir. Sonuçta da, gerçekten Avrupalı olan bir 'Audiovisual' sektörün yaratılması gerektiğini ve bu endüstrinin güçlendirilmesi gerektiğini vurgulamıştır (6).

Kültürel birliğin sağlanmasında eğitim politikalarının da çok önemli bir yeri vardır. Topluluğun eğitim politikası, kesin yasalarla bağlayıcı olmaktan ziyada, üye ülkelere öneriler veren ve hem ulusal geleneklere hem de global gereksinimlere göre şekillenen bir yapıya sahiptir. Eğitim politikasından Maastricht Antlaşması'nın üçüncü alt başlığında söz edilmiş, ilk madde olarak üye devletlerin dillerinin öğretilmesi ve yaygınlaştırılması konusuna değinilmiştir. Gerçekten de kültürel entegrasyonun sağlanmasında dil çok önemli bir unsurdur, çünkü 'birey, dünyayı doğrudan ya da tarafsız algılamak yerine, büyük ölçüde içinde yaşadığı toplumun ona kazandırdığı dille tanır. Dil, dünyada varolan nesneleri ve algılanan olguları adlandırmayı sağlamanın ötesinde, düşünceyi aydınlatır ve sabitleştirir.' (Zeyrek, 38-39).

Kültürel beraberliğin oluşturulması bağlamında, Avrupa Birliği, eğitim politikasında önceliği dil eğitimine vermekte, hatta bunun için özel fonlar oluşturmaktadır. Çok dilli ve çok kültürlü iletişimin yalnızca öğrenciler arasında değil, çalışan kesim arasında da oluşturulması hedeflenmektedir. Eğitim alanında Avrupa sınırlarını genişletmek amacıyla ortaya konan diğer önemli amaçlar ise şu şekilde belirlenmiştir:

- Diploma ve öğretim sürelerinin karşılıklı olarak tanınmasını teşvik ederek, öğrenci ve öğretim üyelerinin hareket alanını genişletmek,
- Öğretim birimleri arasında işbirliğini geliştirmek,
- Üye ülkelerin eğitim sistemlerine ilişkin ortak sorunlarda bilgi ve deneyim paylaşımını geliştirmek,
- Üye devletler arasında öğrenci değişim sistemini desteklemek. (Taşeli, 20-24).
Kültür ve Eğitim de dahil olmak üzere tüm birlik politikalarında ön plana çıkan amaç, ortak bir Avrupalı kimliği söyleminin yaygınlaşmasını ve diğer kimliklerin sürekli iletişim halinde bulunarak bu ortak kimliği benimsemelerinin sağlanmasıdır. Avrupalı kimliğinin AB yönetimi tarafından, diğer tüm kimliklerin önüne geçirilmesi, birliğin varlığını koruması ve ekonomisinin güçlenmesi açısından son derece önemli görülmektedir.

Sonuç olarak, Avrupa Birliği kültür politikasında, bilginin ve ortak Avrupa kültürünün dolanımını ve yayılımını hatta oluşumunu sağlayan kültür ürünlerinin dünya pazarlarında daha geniş yer bulacak şekilde üretilmesi, ortak bir güç olarak, dış rekabete açılması, Amerika gibi büyük dünya güçleriyle ekonomik açıdan yarışabilir hale gelinmesi, dolayısıyla da Avrupa kültürünün, geleneklerinin ve yaşam biçimlerinin daha fazla kabul görmesi ve tanınması, ayrıca bu ürünleri yaratacak ve tüketecek insan bilincinin oluşturulması hedeflenmektedir; çünkü bireyler, tükettikleri ürünlerle hem pazara katkıda bulunurlar, hem de söz konusu ürünlerin taşıdığı anlamlar tarafından inşa edilirler, bu anlamların sürekliliğini sağlarlar. Dolayısıyla AB'nin kültür politikasında, başat üretim sisteminin ve ortak pazarın gelişmesini/ genişlemesini destekleyecek şekilde, Avrupa kültür ürünlerini tüketecek, ortak Avrupa kimliğini benimseyecek uygun insan oluşturma çabası verilmektedir. Kaynaklar:

'Avrupalı Kimliği Şartı', (A Charter of European Identity). Online. Internet. http: //www.eurplace.org/diba/citta/cartaci.html Avrupa Topluluğu Nedir? Avrupa Topluluğu Komisyonu, Enformasyon Temsilciliği: Ankara, 1976.
Aydoğan, Metin. Avrupa Birliği'nin Neresindeyiz? Tanzimat'tan Gümrük Birliği'ne' İstanbul: Kum Saati Yayınları. 2002.
Güney, Çetin. 'Avrupa Kültürüyle AB İdealinin İmkânsız Birlikteliği.' www.ceterisparibus.net/ab/ ab_makaleler.htm
'İlk Kültürel Programlar' (First Cultural Programme) European Union International web site. www.europa.eu.int/comm/culture/eac/sources_ info/press_speeches/1999_en.html Kejanlıoğlu, D. Beybin, Gülseren Adaklı, Sevilay Çelenk. 'Yayıncılıkta Düzenleyici Kurallar ve RTÜK' Medya Politikaları. Ankara: İmge. 2001.
'Kültür 2000: 2004 için Teklif Çağrısı' (Culture 2000: Call for Proposals for 2004) European Union International web site. www.europa.eu.int/ e u r- l ex / p r i / e n / o j / d a t / 2 0 0 3 / c _ 1 9 5 / c _ 19520030819en00200039.pdf
Hall, Stuart. Yerel ve Küresel: Küreselleşme ve Etniklik. (1991) Çev. Hakan Tuncel. İlef, Ankara Üni. İletişim Fakültesi web sitesi. 2001. wwwilef.net
'Lacan', Ahmet Cevizci. Paradigma Felsefe Sözlüğü. İstanbul: Paradigma Yayınları, 1999.
'Maastricht Treatment, Article 151.' European Union International web site www.europa.eu.int/eur-lex/en/treaties/selected/ livre235.htm
'MEDIA Programme of the European Union', European Union International web site. www.europa.eu.int/ comm/avpolicy/media/index_en.html Moreira, Juan M Delgado. 'Cultural Citizenship and the Creation of European Identity', Electronic Journal of Sociology. Online. Internet. 1997. http: //www.sociology.org/content/vol002.003/delgado. html
Myrdal, Gunnar. Internationale Wirtschaft- Probleme und Aussichten (übers. Dr. Lehbert/Anderson). Berlin: 1958.
Santer, Jacques. 'President of the European Commission European Audiovisual Conference', European Union International web site: Information, Communication, Audiovisual Media: Information, Communication, Culture, Audiovisual' Audiovisual Policy. www.europa.eu.int/eac/speeches/santer.html
Reding, Viviane. 'Avrupa Kültür Politikası'(European Cultural Policy), 2000. European Union International web site: Cultural Activity: Archives. www.europa.eu.int/comm/culture/eac/ sources_info/pdf-word/discredathens.pdf Robins, Kevin 'Türkiye Avrupa ve Kimlik Sorunu', New Perspectives Quarterly, Cilt 3, Sayı 2, 2001, s.33.
Sözen, E. Söylem. İstanbul: Paradigma Yay. 1999.
Speech by Mr. Marcelino Oreja at the Seminar on Self-regulation in the Media. Saarbrücken, 19-21 April 1999.' www.europa.eu.int/comm/ avpolicy/legis/key_doc/saarbruck_en.htm Taşeli, Emine. 'Avrupa Eğitim Programlarına Türkiye'nin Katılımıyla İlgili AEGEE Tarafından Gerçekleştirilen Halkla İlişkiler Çalışmaları' İ. Ü. Y. Lisans Tezi. İstanbul, 2001.
Tekeli, İlhan, Selim İlkin. Türkiye ve Avrupa Topluluğu. Ankara: Ümit Yayıncılık. 1993. 'The Television without Frontiers directive.' (Sınır ötesi Televizyon). European Union International web site: Audiovisual policy. www.europa.eu.int/comm/ avpolicy/regul/regul_en.htm
Üstün, Kâzım. 'Avrupa Birliği Düşüncesinin Doğuşu' İdeal Hukuk sitesi.
Yüksel, Ali Sait. 'Türkiye İlişkileri Açısından Avrupa Ekonomik Topluluğu' İstanbul: İ.İ.T.İ. Akademisi Yayınları, 1979. Zeyrek, D. 'Söylem ve Toplum' içinde Kocaman, A. (diğerleri). Söylem Üzerine. Ankara: Hitit Yay. 1996, ss. 38- 39


 

  • [1] Yukarda alıntı yapmış olduğum Şart, 994'te AB Parlementosu'nda Çek Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı'nın bir Avrupalı Kimliği Şartı oluşturma önerisinde bulunması üzerine, AB'nin Almanya yönetiminin bu görevi üstlenmesi ve bir çalışma grubu oluşturulması ile hazırlanmıştır. Söz konusu Şart, 1995 yılında, 41. AB-Almanya Kongresi'nde kabul edilmiştir
  • [2] Söz konusu programlar hakkında daha fazla bilgi edinmek isterseniz, kaynaklarda göstermiş olduğum web adresini açtığınızda her bir program için ayrı bir link göreceksiniz. Üzerlerine gidip tıklayınız.


Published 2004-04-09


Original in Turkish
Contributed by Varlik
© Eurozine
© Varlik

powered by publick.net