Avrupa Birliği Kültür Politikaları
Avrupa Birliği, küreselleşen
ekonomi ortamında Avrupa
ürünlerinin dünya pazarında
rekabet edebilmesi için, üye
ülkelerin geleneksel sistemlerinde
ekonomik, kurumsal ve politik dönüşümler
sağlamaya çalışmaktadır.
Ancak böyle bir dönüşümü gerçekleştirebilmek
için güçlü bir kültürel
altyapı oluşturmak gereklidir. AB bir
serbest ticaret alanı olmanın ötesinde
bir kültürel alan olma çabası
vermektedir; çünkü farklı kültürlerin
ekonomik olarak bütünleşebilmesi
ve ekonomik düzene uyum
sağlayabilmesi için öncelikle birlik
duygusunu benimseyen, Avrupalılık
kimliğini içselleştiren insan bilincine
ihtiyaç vardır. Diğer bir deyişle,
seksenli yıllardan itibaren, birlik
politikalarında kültürel ve toplumsal
kaynaşmaya verilen önemin
artmasının nedeni, yine ekonomiye
dayanmaktadır ve birlik, kullandığı
söylemlerde kültürel çeşitliliği desteklemek
yerine tek tip, bütüncül bir
'Avrupalı' kimliği dayatma eğilimi
göstermektedir.
'Avrupa Birliği' kavramı, 2.
Dünya Savaşı sonrasında Avrupa
devletlerinin, ekonomik birlik yoluyla
savaşın vermiş olduğu maddi
zararlardan kurtulma ve refahı artırma
isteğiyle beraber gelişmeye
başlamıştır. Bu nedenle de, kültürel
birlikten ziyade ekonomik işbirliği
hedeflenmiştir. (Avrupa, 7).
Avrupa'nın bütünleşmesi fikrini
öne atan en önemli isimlerden biri
Jean Monnet'dir. Monnet, Avrupa'nın
kendi içindeki çatışmalara ve rekabete
son vermesi gerektiğini, dünya
barışı ve ekonomik kalkınma için,
ortak çıkarlar doğrultusunda Avrupa
devletlerinin güçlerini birleştirmeleri
gerektiğini savunmuştur. Ulusdevlet
anlayışının artık zamanını
doldurduğunun, bütünleşme ve iş
birliğinin öneminin altını çizmiştir.
1946'da Winston Churchill,
Zürih Üniversitesi'nde yaptığı konuşmasında,
bir tür Avrupa Birleşik
Devletleri kurulması için çağrıda
bulunmuştur. 1947'de Churchill'in
öncülük ettiği Birleşik Avrupa
Hareketi hayata geçirilmiştir (Üstün,
1).
Avrupa'nın bütünleşmesi için
diğer bir çaba, 1950 yılında, Fransa
Dışişleri Bakanı Schuman'ın,
Monnet'den esinlenerek hazırladığı
bildiridir. Buna göre öncelikle
Fransa ve Almanya arasında uzun
süre devam eden sorunların çözülmesi
gerektiği vurgulanmıştır.
Bunun için Fransız-Alman ortak
kömür ve çelik üretimini sağlayacak
bir örgüt kurmak ve söz konusu
örgütü bütün Avrupa ülkelerinin
katılımına açık tutmak bir başlangıç
olarak görülmüştür. İlk resmi adım,
Almanya, Fransa, Belçika, Hollanda,
İtalya ve Lüksemburg'un Paris'te
'Avrupa Kömür Çelik Topluluğu'nu
kurmalarıyla atılmıştır (18 Nisan
1951). Ancak AB'nin asıl temelini
atan, yine aynı altı ülke tarafından
1957' de Roma'da imzalanan Avrupa
Ekonomik Topluluğu Anlaşması olmuştur
(Aydoğan, 170-171). Ortak
Pazar' ın kurulduğu bu dönemde,
ekonomik bütünleşmenin ardından
sosyal ve kültürel bütünleşmenin
kendiliğinden gerçekleşeceği inancı
benimsenmiştir. Bu görüşe karşı çıkan
isimlerden Anthony Samphson,
The New Europeans adlı eserinde
ortak ekonomik hedeflerin, Avrupalı
kimliğinin benimsenmesi için yeterli
olmadığını, bu yüzden de birlik
hedefinin başarıya ulaşamayacağını
savunmuştur:
'... Ekonomik birleşmenin politik
beraberliğe doğru gelişeceği yolundaki
umutlar bugün suya düşmüştür.
(...) Son on yıl içinde, birçokları
özellikle İngilizler, Avrupa kavramını
Ortak Pazar' la karıştırmak dolayısıyla,
ekonomik birleşmeyi gereğinden
fazla önemsemek yanılgısına düştüler.
(...) Politik ülkeler yönünden
iyice kısırlaşmış ortak pazar, artık
tedirgin bir gümrük birliği haline
gelmiştir. Birkaç yıl önce Avrupalı
olarak konuşanlar artık Alman,
Fransız ya da Belçikalı olarak konuşmaktadır.
(...) Soğuk harbin ilk yıllarında herkes Rusya'dan korkuyordu.
Bu korku yatışınca, yeni bir
neden yaratıldı: Amerikan endüstrisine
karşı birleşilmeliydi. Ama bu
yeterince kışkırtıcı olmaktan uzaktı.
Avrupa' nın, üçüncü bir güç olmak,
kendisine dünya sorunlarında söz
hakkı tanınması amacıyla birleşmesi
inancı, Paris'in, Berlin'in, Londra'nın
dünyayı etkileyen kararlar aldıkları
1. Dünya Savaşı'ndan önceki günleri
hatırlayanlar için hâlâ geçerli olabilir.
Ama genç kuşağı etkileyeceğini
hiç sanmam' (Yüksel, 10).
İlhan Tekeli ise, birliğin sağlanmasında,
ekonominin yanı sıra,
kültürel, sosyal, ideolojik, dilsel
farklılıkların ve ulusal bağlılıkların
göz ardı edilemeyecek kadar önemli
unsurlar olduğunun altını çizmiştir:
'...Sanayi ve sanayi ötesi toplumların
öngördüğü anonim ilişkilerin
egemen olduğu, iç akışkanlığı yüksek
bir toplumun, topluluk düzeyinde
oluşmasında, ulusal bağlılıklar
ve daha önemlisi dil farklılıkları
önemli bir engel oluşturmaktadır.
Birleşmenin gerekçesinin salt ekonomik
yarar boyutunda kalması,
uluslarüstü düzeyde ulusallıkla yarışan
bağlılıkların (loyalty) oluşmasını
zorlaştırmaktadır. (...) Birleşmenin
gerekçelerini ekonomik olanların
yanı sıra, ideolojik ve kültürel nedenlerin
de oluşturduğu durumlarda,
eğer bu birleşme, toplumdaki sınıfsal
konumlarda değişikliği getiren
bir yapısal dönüşümle birlikte ortaya
çıkıyorsa o zaman kültürün yeni kullanım
biçimleriyle birlikte uluslar
üstü bağlılıkların ya da kimliklerin
oluşması olasılığı artacaktır denebilir'
(35).
Salt ekonomik birleşme hedefiyle
bir yere varılamayacağını savunan
görüşler, 80'li yıllarla beraber ciddiyet
kazanmıştır. Söz konusu dönemde,
tüm dünyada bir enformasyon ve
iletişim devrimi yaşanmaya başlamış
ve bu devrim, küresel ticaretin kullanımına
sunulmuştur. Bu dönemin
en belirgin özelliklerinden biri,
üretim ilişkilerinin gerçekleştiği
ekonomik alanlarda, hammadde ve
işgücü öğelerinin ön planda olduğu
endüstriyel bir yapılanmadan, bilgi
ve hizmeti sağlayan teknolojinin
üretildiği bilgisel bir yapılanmaya
geçilmesidir. Bir başka deyişle,
endüstri toplumunun yerini bilgi
toplumuna bırakmasıdır. Uydu ve
kablo gibi yeni iletişim teknolojileri
sayesinde, büyük şirketlerin
reklamları, ürünleri ve etkileri tüm
dünyayı saracak şekilde iletilmeye
başlamıştır. Böylece kültürel değer
ve ürünlerin pazarlandığı küresel
çapta bir pazar oluşmuş, uygulanan
politikalarda ise kültür konusu çok
büyük önem kazanmıştır.
1992'de Maastricht Antlaşması
ile ekonomik birlik anlayışına,
kültürel, sosyal ve siyasal boyutlar
eklenerek 'birlik' kavramı
genişletilmiştir. Antlaşmanın 151.
maddesinde, 'Birlik, üye ülkelerin
kültürlerinin gelişmesine katkıda
bulunacak, bir yandan da milli ve
bölgesel farklılıklarına saygı duyacak,
aynı zamanda ortak kültürel
mirası ön plana çıkaracaktır.' denilmiştir.
Maddenin devamında Avrupa
birliği insiyatiflerinin, üye ülkeler
arasında işbirliği kurulmasını teşvik
edecek şekilde kullanılacağından
ve gerekirse birliğin, üye ülkelerin
kültürel faaliyetlerini destekleyip,
ihtiyaçlarını karşılayacağından söz
edilmiştir. Asıl amaç, 'Avrupa Kültür
Alanı'Änın yaratılmasını teşvik etmek
olarak ortaya konulmuştur.
AB'nin resmi belgelerinde ve
genel kültür politikasında, iki çeşit
kimlik vurgulanmaktadır. Bunlar
'Avrupalı' kimliği ve üye devletlerin
milli kimlikleridir. Oysa, yalnızca
milli kimliklerin ya da birlik kimliğinin
dikkate alınması, alt kültür
gruplarının (bölgesel, cinsel, etnik
kimlikler, azınlıklar, iç ve dış göç
sonucu oluşan kimliklerin vs.) yok
sayıldığının bir göstergesidir. 1997
yılında İspanya Eğitim Bakanı
olarak Juan M. Delgado-Moreira,
'Kültürel Vatandaşlık ve Avrupalı
Kimliğinin Yaratılması' (Cultural
Citizenship and the Creation of
European Identity) başlıklı yazısında,
Avrupalı kimliğinin AB yönetimi
tarafından diğer tüm kimliklerin
önüne geçirildiğini ve resmi belge
ve bildirilerde de bunun açıkça görüldüğünü
belirtmiştir. Pek çok yasal
ve ekonomik uyum paketi, (fırsat
eşitliği ve adaletin göstergesi olarak
sunulsa da) sonuçta Avrupalı kimliğini
güçlendirme ve diğer kimlikleri
göz ardı etme işlevi görmektedir (6).
Moreira'ya göre, AB yönetiminin
Avrupalılık bilincini yaratmak
için kullandığı söylemler, 'Avrupalı
kimliği' teorisine dayanmaktadır.
Bu teori, öngördüğü değerlerin halka
benimsetilmesi bakımından tepeden
inme, dayatmacı bir tutum sergilemektedir.
Yani, Avrupalı kimliği
bilinci, sistematik olarak yönetim
tarafından dolanıma sokulmaktadır.
Bu anlayışta vatandaşların politik
aktivitesi gerekli görülmez, yalnızca,
AB'nin zeminini oluşturan kültürel
temelin farkında olmalarının
sağlanması hedeflenir. Moreira, bu
birleşme hareketini, halkın içinden
gelen bir ihtiyaç değil, 'yönetim
tarafından arzulanan bir durum, bir
proje' olarak değerlendirmiştir (16).
Moreira'dan önce benzer görüşleri
dile getiren Myrdal, daha 1950'li yıllarda
birliğin kurulması gerektiğini
savunan fikirler hakkındaki kuşkularını
şu şekilde dile getirmiştir:
... [B]ir grup aydın arasında tartışılan
bu fikirler, halka ulaşmamış
ve insanların birbirlerine karşı temel
görüş açılarını değiştirmede etkili
olamamıştır. Bu fikirler, özellikle
8 böyle bir dayanışmanın ortaya çıkardığı
ortak yükü sırtlanma konusundaki
eğilimin artışına da bir katkıda
bulunamamıştır. (...) Bu plan bana
yüzyıl öncesi, edebiyat dünyasında
yeni bir yapıt hakkındaki eleştiri
tartışmalarının ilgi çekici bir sona
bağlanışını anımsattı. O zamanlar bu
edebiyat ürünü için şöyle denilmişti:
'İtiraf edilmelidir ki, şiirler tek tek
zayıflar. Ama, cilt olarak başarılı
sayılabilirler.' Bu, entegrasyona olan
çok aşırı bir inançtır.' (83).
Moreira'ya göre, AB yönetiminin
resmi haber ve bildirilerini, kararnamelerini,
tutum ve bakış açılarını
çevreleyen bu Avrupalı kimliği
söyleminde, her azınlığın katkıda
bulunduğu çok kültürlü bir birlik yaratma
amacı değil, zaman içerisinde
gerçekleşecek teknik yapılanmalarla
(dil, askeri kuvvet, hukuk, vb.) bir
süper devlet yaratma amacı güdülmektedir.
Yani AB, milliyetçilik
söylemini ve ulus devlet anlayışını
bütün bir Avrupa'ya uygulamaya
çalışmaktadır:
'AB'nin, Avrupalı kimliğini ortaya
koyuş şekli, bir resmi milliyetçilik
örneğidir. Birlik, bütün kalbiyle bir
süper devlet yaratmak istemektedir.
Bunu gerçekleştirmek için
uyguladıkları prosedürle beraber
Avrupalı kimliği, 1850'lerden sonra
Avrupa'da patlak veren (Rusya,
Britanya İmparatorluğu, Avusturya
Macaristan İmparatorluğu) milliyetçilik
ve emperyalizmin tarzıyla
benzerlik göstermektedir. Bu anlayışlar
gibi, Avrupalı kimliğinin, milli
popülizm tehditlerine bir karşı tepki
olması; hem alttan (işsizlik, azınlıklar
gibi), hem de dıştan gelen (büyüyen
göç oranı) baskıyı sindirmesi ve
propaganda, militarizm, ilk öğretim,
tarihin yeniden yazımı ve kimliğin
inşası konularında belirleyici olması
amaçlanmıştır... Bu milliyetçilik
anlayışı, milli devletlerdeki ve etnik
azınlıklardaki (geleneksel ve yeni)
kültürel ağlarla Avrupalı kimliğinin
bağlantı kurmasını zayıflatmakla
kalmaz, ayrıca bunlarla gelecekteki
Avrupalı kimliği ve vatandaşları
arasındaki ilişkiyi de göz ardı eder.'
(11-12).
AB'nin bir ulus devlet formunda
inşa edildiğini iddia eden isimlerden
Kevin Robins, 'Türkiye Avrupa ve
Kimlik Sorunu' adlı yazısında şunları
yazmıştır:
'Yeni Avrupa, ulus devletin kurulu
olduğu aynı simgesel temel üzerine
inşa edilmektedir: Bayraklar,
marşlar, pasaportlar, madeni paralar,
bunların hepsi ilk ortaya çıkan (ulus)
devletin varlığını çağrıştıran ikonlar
olarak işlev görüyorlar. Resmi
Avrupa Kültürü konusunda söylem
çok anlamlıdır. Söylem tamamen
uyum, bütünleşme, birlik, güvenlik
üzerine yoğunlaşmıştır.' (33).
Moreira, Avrupa Birliği yönetimi
tarafından önerilen Avrupalı kimliği
kavramını, 90'lı yıllarda Amerikan
sosyal hayatında ön plana çıkan
'kültürel vatandaşlık' teorisiyle
karşılaştırır. Avrupalı kimliği söyleminin
aksine, kültürel vatandaşlık
söyleminde bir rakip grup, bir 'öteki'
yoktur. Hem birinci sınıf vatandaşlık
haklarının sağlanması hem
de grup farklılıklarının korunması
prensibi güdülür. Herkesin demokratik
katılımda bulunması öngörülür.
Siyaset, yalnızca toplumun ya da
devletin belirli otoritelerinin ya da
liderlerinin eline bırakılmaz. Oysa,
Avrupalı kimliği anlayışı, farklı millet
ve kültürlerden nasıl istifade edileceği
konusuna değinmez. Yalnızca
bu farklılıkların nasıl üstesinden
gelineceği tartışılır. Bu kimliklerin
birbirlerine ne derece ters düştüğü
ve bu durumun Avrupalı kimliği
anlayışını ne derece tehlikeye sokacağı
sürekli endişe verici bir durum
olarak tanımlanır (9).
1995 yılında oluşturulan
Avrupalı Kimliği Şartı'nda[1] yapılan
tanımlarda da kültürel farklılıkların
korunmasından çok, ortak Avrupa
değerleri ve mirası öne çıkarılmıştır:
'... AB açık ve kolay anlaşılabilir
bir şekilde hem vatandaşların hem
de üye devletlerin haklarını ve görevlerini,
kurumların sorumluluklarını
ve fonksiyonlarını dile getiren ve
böylece herkesin, Avrupa'nın temel
değerlerini kendisinin gibi benimsemesini
sağlayacak bir anayasaya
ihtiyaç duymaktadır. (...) Birlik ve
üye devletler için Avrupalı kimliğini
güçlendirecek ortak bir kültür
ve eğitim politikasının yürütülmesi
gereklidir.' (2).
Şart'ın son paragrafı ise şöyledir:
'Özgürlük, barış, insan onuru,
eşitlik ve sosyal adalet bizim en
önemli değerlerimizdir. Bu ilkeleri
korumak ve daha da geliştirebilmek
için, Avrupa'nın moral açıdan kabul
edilebilir bir politik yapıya ve ortak
amaç anlayışını güçlendiren, AB'nin
güvenilirliğini sağlamlaştırıp, vatandaşlarının
Avrupalı olmaktan gurur
duymalarını sağlayan politikalara
ihtiyacı vardır. Bu gerçekleştirildiğinde,
Avrupalı kimliği daha güçlü
bir şekilde var olacaktır.' (4).
Bütüncül, tek tip bir Avrupalı
kimliğinin vurgulandığı belgelerde,
birlik kimliğinin, ulus devlet anlayışıyla
benzer bir şekilde ön plana
çıkarılmasını endişe verici olarak
gören Moreira, 'Avrupa milletlerinin,
kendi başarılarının kurbanı
olmadan, ekonomik birlik dışında
bir Avrupa Birliği oluşturabilmeleri
için, millet fikrinden uzaklaşmaları
ve özellikle de ikinci sınıf, düşük
seviyeli ya da komünizm kökenli vatandaşların
haklarına sahip çıkarak,
çoğulcu, kültürel vatandaşlık anlayışını
benimsemeleri gereklidir,' (12)
açıklamasında bulunmuştur:
'Bizim en büyük yatırımımız,
globalizasyon ve lokalizasyonun dönüm
noktaları olarak vatandaşlıkta
çoğulculuğu teşvik etmek olmalıdır.
Birlik gerçek anlamda demokratik
ve duyarlı olma niyetinde olduğuna
göre, merkeziyetçilik en düşük seviyeye
indirgenip yerel yönetimler
güçlendirilirse, hiçbir devletlerarası
kültürün ortaya çıkarak homojen bir
milli devlet oluşturmaya kalkışmasına
ihtiyaç kalmaz... Avrupalılar
etno-milli sınır mekanizmalarını
güçlendirerek milli, ekonomik ve
yasal eşitsizliklerin içlerine nüfuz
etmesine ve Avrupa vatandaşlığı
kavramını şekillendirmesine göz
yummalı mıdırlar? Eğer öyleyse,
bizler milliyetçiliğin yükselmesi,
geleneğin yeniden inşasında vahşi
yöntemlere başvurulması, kültürel
ve hatta biyolojik farklılıklara göre
biçimlenen ekonomik ve sosyal eşitsizliğin
ortaya çıkmasıyla yüz yüze
kalacağız demektir.' (12).
Çok kültürlülüğün birliğe zarar
vermeyecek şekilde sorunsuz elde
edilebilmesi pek mümkün görülmediğinden,
AB'nin söylemlerinde
kültürel farklılıklar değil, Avrupalı
kimliğinin doğal bir parçası olduğu
iddia edilen demokrasi, insan hakları
gibi birtakım evrensel değerler ön
plana çıkarılmaktadır:
'Temel Avrupa değerleri, hoşgörü,
insan sevgisi ve kardeşliğe
dayanır. Avrupa, klasik antik çağ ve
Hıristiyanlığa dayanan kökleri üzerine,
bu değerleri Rönesans, Hümanist
akım ve aydınlanma sırasında daha
da geliştirmiş, böylece demokrasinin
gelişiminde, insan haklarının ve yasal
kuralların tanınmasında öncülük
etmiştir. (...) Avrupa bu değerleri
bütün dünyaya yaymıştır. Böylece kıtamız,
modern dünyada devrimlerin
anası olmuştur. (...) Tüm Avrupalılar,
barışçıl Avrupalı bir düzenin kurulmasında
beraber çalışmalıdırlar. (...)
AB, çok yönlü mirasına zarar vermeyecek
bir şekilde dünya meselelerinde
ortak politikalar izlemelidir.'
(Avrupalı Kimliği Şartı, 2).
Birlik duygusunu yüceltip farklılıkları
göz ardı eden anlayış, söz
konusu Şart'ta da görülmektedir.
Avrupa'nın ortak kadere sahip bir
toplum olduğu, Avrupa medeniyetinin
oluşumu ve süregelişinde, her
bir parçanın birbirine bağımlı olduğu
ve barışın muhafaza edilmesinde,
çevrenin korunmasında, insanların
insan onuruna yakışır bir şekilde
yaşamalarının sağlanmasında ortak
politikaların uygulanması gerektiği
vurgulanmaktadır. Bunun yanı
sıra yukarda sözü edilen 'modern
dünyada devrimlerin anası olmak',
tüm dünyaya barışın sağlanması
konusunda öncülük etmek ve Batı
Hıristiyan köklerinden gelmek gibi
kavramlar, Şart'ta oryantalist bir
tutumun hâkim olduğunu göstermektedir.
Edward Said'in söylediği
gibi, oryantalist söylemde Batı-Doğu
karşıtlığı, Batı'ya pozitif anlamlar
(medeni, güçlü, ilerici, üstün, bilgili
vb.), Doğu'ya ise negatif anlamlar
(cahil, bilgisiz, pasif, edilgen vb.)
yüklenmesine çanak tutmuştur.
Batı'nın Doğu'yu ötekileştirerek,
kendi iktidarını ve Doğu'ya yaptığı
müdahaleleri ve işgalleri meşrulaştırmaya
çalıştığını savunan Said,
Batı'nın Doğu'yu geri kalmış, ilkel
ve cahil olarak tanımlayarak kendi
çıkarları doğrultusunda yeniden inşa
ettiğini vurgulamıştır (Sözen, 136-
138). Şart'ta, yıllar boyu birbirleriyle
savaşan hatta katliamlara neden olan
Avrupa topluluklarının olumsuz mirasından
hiç söz edilmeden, bu toplumların
medeniyet ve demokrasinin
beşiği ve üçüncü dünya ülkelerine
yol gösterecek örnek toplum olarak
tanımlanmasından, AB politikalarında
oryantalist söylemin hâlâ yoğun
bir şekilde etkili olduğu sonucu
çıkarılabilir. Bu söylem, Avrupa içerisindeki
farklılıkların giderilmesini,
ortak amaç duygusunu ve paylaşılan
bir Avrupa kimliğinin tanınmasını
teşvik eden AB politikalarının bir
parçasıdır. Türkiye açısından baktığımızda,
savunulan değerler dahilinde,
Türkiye bir 'biz' değil, bir
'ötekidir'.
Avrasya Stratejik Araştırmalar
Merkezi (ASAM) Türkiye
Araştırmaları Koordinatörü Çetin
Güney, 'Avrupa kültürüyle AB
İdealinin İmkânsız Birlikteliği' adlı
makalesinde, Avrupa kimliğinin
'öteki' olarak tanımlanan kimliklere
göre (ki bunlara Türk ve İslam
kimlikleri de dahildir) şekillendiğinin
altını çizmiştir:
'Bu kimlik (Avrupalı kimliği),
aynı zamanda defansif, teyakkuz durumunda
olan bir kimliktir. Kimliğin
doğasında varolan dış güçler sayesinde
birlik ve bütünlük oluşturma
süreci modern Avrupa'da da Osmanlı
ile gerçekleşmiştir... Tarihsel olarak
Ortaçağ ve kilise bu kimliğin şekillenmesine
oldukça etkili olmuştur.
Bu kimliği yaratan tarihsel öğeler
başlangıçta Avrupalı'nın hafızasında
barbar saldırısı olarak varolan Orta
Asya kökenli halkların (Türkler
ve Moğollar) daha sonra da Türk
ve Arap-İslam saldırılarının yayılmasına
tepki olarak Avrupalıların
gösterdiği ortak direnç neticesinde
kültürel referansını Hıristiyanlıktan
alan Avrupalılık bilincidir. Avrupa
kimliğinin bir anlamda kurucu öğesi,
birleştirici unsuru olarak Türk karşıtlığı,
merkezi bir önem işgal etmekle
beraber yalnız değildir. Asyalı, Rus,
Pers, 20. yüzyıl başlarında Çingene
ve Yahudi, günümüzde Japonya ve
ABD karşıtlığı, Avrupalılığı pekiştiren
öğelerdir.' (2).
Peki ne klasik antik çağ, ne
de Hıristiyan köklerden gelen
Türkiye'yle yapılan bu flört neden?
10 Süregelen bu 'ötekileştirme' ye
rağmen, AB, kendini demokratik
ve çok sesli göstermek için 'öteki'
olarak tanımladığı kültürleri de içine
alma eğilimindedir. Çünkü, sisteme
karşı üretilen anlamlar sistemin
anlamlandırma pratiklerine katıldığı
zaman, her ne kadar karşıt ve direnç
unsuru gibi gözükseler de sonuçta
sistemin kendini sürdürme araçlarından
biri haline gelirler. AB'nin
Avrupalılık kimliğini ön plana çıkararak
diğer kültürleri dışlaması,
demokrasi ve çok seslilik idealleriyle
çelişir. Bu çelişkiyi gizlemek için
de aslında 'öteki' olarak tanımlanan
Türkiye'nin birliğe katılma ihtimali
sıcak tutulmaktadır. Yani 1980 sonrasındaki
küreselleşme hareketleriyle
beraber, açıkça homojenleştirici, tek
tip bir kültürel kimlik dayatan politikalar
işlevini yitirmiştir. Stuart Hall,
'Yerel ve Küresel: Küreselleşme ve
Etniklik' adlı yazısında bu durumu,
sermayenin farklılıklarla mücadele
ederken artık onları yok sayma yöntemini
kullanmadığını söyleyerek
açıklamıştır:
'Küresel konumunu korumak
için sermaye, yenmeye çalıştığı
farklılıklarla müzakere etmek, onları
kısmen içine almak ve yansıtmak
zorunda. Farklılıkları denetim
altına alıp daha nötr hale getirmek
zorunda. (...) (Bu), yerel sermayeler
aracılığıyla, diğer siyasal ve ekonomik
seçkinlerin yanında ve onlarla
işbirliği hüküm sürebileceğini anlamış
bir sermaye biçimidir. Onları
silip atmaya kalkışmaz, onların üzerinden
işler. (...) Bir tür bağımsızlık
oyunu sahneye koymaktadır sanki.
(...)' (6).
Yani, AB'nin Türkiye'yi üye olarak
kabul edeceği ihtimalini sıcak
tutmasındaki asıl amaç, Türkiye'nin
tam karşıt bir güç haline dönüşmesini
engellemek, böylece Türkiye'nin
politikalarını denetim altında tutmaktır.
Dikkat çeken bir diğer unsur
da, birlik politikalarının, insanları
gerçek anlamda ayıran ekonomik,
eğitimsel ve etnik meselelere dayanan
sınıf ayrılıklarını göz ardı
ederek, daha çok milliyetçilikten
doğacak tehditlere karşı önlem alma
eğiliminde olmasıdır. Vatandaşlık
siyasi, sivil, ekonomik, ve kültürel
haklar ve görevlerle ilgili bir kavramken,
Avrupa vatandaşı, toplum
hayatında genellikle ekonomi temelli
konularda söz sahibi olabilmektedir,
politik, kültürel ve öznel durumlar
ise fazlasıyla göz ardı edilmektedir.
Ayrıca bu durumların içinde oluştuğu
ve yorumlandığı kültürel artalan
ve ilintili bağlamlar da göz ardı
edilmektedir. Oysa bunlar, sağlam
bir birliğin oluşmasını engelleyecek
önemli faktörlerdir.
Samphson da değişen dünya koşullarında
milliyetçilik anlayışının
devletler arasında çatışma ve düşmanlık
yaratma tehlikesini gerçekçi
görmemektedir. Ulusçulukta yeni bir
boyut olarak bölgecilik ve yerelciliğin
göz ardı edilmemesi gerektiğini
savunur. Ona göre, bölgesel ve etnik
kimliklerin güçlenme göstermesi
nedeniyle, ulus içi rahatsızlıklar
zamanla Avrupa'nın gelecekteki
biçimini etkileyecek kadar önem
kazanabilir. Bu rahatsızlıklar, bölgecilik,
ademi merkeziyet isteği,
özerklik ya da anarşi gibi bugünden
tahmin edemeyeceğimiz akımlara
dönüşebilir. (...) Brötanya, Flandr,
İskoçya, ya da Basque''ardaki bölgecilerin
tek ortak yönleri, kendilerini
onların sorunlarını tanımadan ya
da kültürlerine aldırmadan uzaktan
yöneten, sermaye bürokrasisine olan
kızgınlıklarıdır. (...) İskoçyalılar
ve İrlandalılar, Ortak Pazar'ı
İngiltere'ye karşı birleşecekleri bir
müttefik olarak görmektedirler. (...)
Brötanyalılar içinse, İngiltere Paris'e
karşı onlarla birleşebilecek bir müttefiktir.
Belçika'nın her iki bölgesi
de (Flamanca konuşan Flandr ve
Fransızca konuşan Valonya) Ortak
Pazar'a kendilerini diğer bölgeye
karşı koruyacak bir unsur gözüyle
bakarlar. (...) Yani hoşnutsuzluk,
uluslar arasında değil, ulusların
içindedir.' (Yüksel, 13).
Diğer taraftan Tekeli'ye göre, ulus
üstü kimliğin benimsenmesi, ulusal
kimliğin bölgesel ve etnik kimlikler
üzerinde baskısının hafiflemesini ve
bölgesel kimliklerin göreli bir güçlenme
göstermesini sağlayacaktır.
Bu da daha demokratik ve çoğulcu
bir anlayışı beraberinde getirecektir
(35).
AB'nin bölgesel/yerel kimlikleri
eritmeye yönelik bir anlayışı benimsediğini
savunan görüşler doğrultusunda
bakıldığında, 80'lerden önce,
İngilizliğin Britanya Adaları'ndaki
herkesi kapsayacak bir ifade olabilmesi
için kullanılan söylemlerle
Avrupalılık söyleminin benzerlik
gösterdiği görülmektedir.
'İngilizliği oluşturan tüm farklılıklar,
yani Birlik Yasası (Act of
Union) ile bir araya gelen değişik
bölgelerden, halklardan, sınıflardan,
cinsiyetlerden insanların oluşturduğu
çokluk, ya dışlanacaktı ya da içe
alınacaktı. (...) (İngilizliğin) kendini
homojen bir varlık olarak sunabilmek
için tüm sınıf, bölge, cinsiyet
farklılıklarını daima içine alması
gerekmiştir.' (Hall, 3).
İngilizliğin Britanya'daki farklılıklara
karşı öne sürülmesi gibi,
Avrupalılık da birlik içindeki farklılıklara
karşı öne sürülmektedir.
Ancak AB, özellikle 90'lardan
sonra, uyguladığı bu tarz kültür politikaları
açısından yoğun eleştiriler
almaya başlamıştır. Bu nedenle de,
amaçlarının herkese tek tip bir
kimlik dayatmak değil, farklılıkların
buluşmasından doğan bir kimlik
geliştirmek olduğunu vurgulamaya
başlamışlardır. Kolektif bir Avrupa
bilincinin yaratılmasında bu son
derece önemli bir nokta olarak
görülmüştür. Eğitim ve Kültür'den
sorumlu Avrupa Komisyonu üyesi
Viviane Reding, Atina'da yaptığı
'Avrupa Kültür Politikası' adlı
konuşmasında 'Avrupanın asıl zenginliği
ekonomik gücünde değil, çok
kültürlülüğündedir. Asıl olan budur'
demiştir (1). Reding'e göre, Avrupa
Birliği, Avrupa kültürünü oluşturan
farklı parçaları en iyi şekilde koruyabilirse
kültürün genelini de korumuş
olur. Avrupa Birliği'ne üye ülkeler
yalnızca üye olmakla kalmayıp farklı
milli kültürleri de temsil ederler.
Ayrıca bu kültürler içerisinde pek
çok etnik, dini, ırksal gruplar da yer
alır. Reding, AB kültür politikasında,
Avrupalılık konusunda bütünleşme
getirilirken, bir yandan da etnik ve
milli kültürlerin ve kimliklerin çeşitliliğinin
de vurgulandığını savunur.
Avrupa Birliği, her grubun ve her
milletin, bütün grupları eşit olarak
tanıyan, koruyan ve destekleyen
'Avrupa Birliği' anlayışını koruduğu
sürece kendisini de en iyi şekilde
korumuş olacaktır (2).
Zaman zaman etnik ve milli kimliklerin,
çoğunlukla da bütüncül bir
Avrupa kimliğinin ön plana çıkarılarak
bir birlik duygusu yaratılmaya
çalışılması yalnızca barış ve demokrasi
uğruna değildir elbet. Ekonomik
çıkarların, AB kültür politikalarında,
temel belirleyici kuvvet olduğu inkâr
edilemez bir gerçektir.
Birlik tarafından Avrupalılık
söyleminin anlam ve değerlerini
aktaracak ve dolaşıma sokacak kültür
ürünlerinin yaratılması sürekli
teşvik edilmektedir. Pek çok Avrupa
ülkesinde Amerikan yapımlarının
ezici bir hâkimiyeti vardır. Bunlarla
rekabet edebilmek için, AB, Avrupa
yapımlarını tercih edecek bir kitlenin
yaratılması ve bu kültürün aşılanması
için çaba vermektedir.
Bütün metalar için geçerli olan
en basit mübadele şeklinde üretici
bir mal üretir ve bunu kâr amacıyla
satar. Kültür ürünleri de buna dahildir.
Örneğin kitle iletişim araçlarında
yayınlanan programlar da yapım
stüdyoları tarafından üretilir ve kâr
amacıyla dağıtım şirketlerine ve
yayın istasyonlarına satılırlar. Ya da
bir sinema ya da tiyatro eseri para
karşılığında izlenir; bir heykel ya da
resim gibi güzel sanat eserleri para
karşılığında satın alınırlar. Üstelik,
kitle iletişim araçlarında yayınlanan
programlar ve sinema, tiyatro, konser
gibi kültürel faaliyetler, büyük yatırımların
ve birçok kişinin emeğinin
bir araya gelmesiyle oluşmaktadır.
Dolayısıyla kültür sektörü büyük bir
iş alanıdır. Ancak bu ürünlerin ekonomik
işlevinin yanı sıra, çeşitli anlamlar
ve değerler taşımak, üretmek
ve yeniden üretmek gibi toplumsal
işlevleri vardır.
Özellikle kültürel ürünleri taşıyan
medya, dolaşıma soktuğu
anlamlar ve değerlerle, gerçekliği
kurgulayan, yeniden üreten, belirli
bir şekilde biçimlendiren yapısıyla,
yönlendirme, kamuoyu oluşturma
gibi etkileriyle Avrupa ürünlerini
tüketecek, Avrupa kimliğini benimseyecek
bilinçler oluşturan bir anlam
üreticisidir. Medyayla iç içe olan
reklam sektörü de, AB'nin kültür
politikalarında önemli bir konuma
sahiptir. Avrupa şirketlerinin mallarının
tanıtımını yapan reklamlar,
kitle iletişim araçlarında yoğun bir
şekilde yer almaktadır. Bu şekilde
Avrupa toplumu Avrupa mallarını
almaya teşvik edilirken, genel anlamda
da tüketimciliğe yönlendirilmektedir.
AB'nin politikaları, kapitalist,
küresel ekonomi bağlamında
düzenlendiği için, tüketimin sürekli
teşvik edilmesi olağandır. Peki bunu
sağlamak için hangi kültür programları
uygulanmaktır?
Uygulanan Kültür Programları:
AB'nin en önemli kültür programı Culture 2000'den bahsetmeden önce, onun oluşumuna katkı sağlayan daha küçük çaplı projeler arasında şunlar sayılabilir[2]: Kaléidoscope (1991-1996)1991'de, en az üç üye devletin ortaklaşa oluşturdukları kültürel ve sanatsal olayları desteklemek üzere Kaléidoscope programı oluşturulmuştur. Temel amaç, kültür sektöründe çalışanlar, sanatçılar ve üye devletlerin kültürel kurumları arasında işbirliği sağlayarak, Avrupa kültürünü ve ortak mirasını temsil eden eserlerinin ve faaliyetlerinin dolanımını ve tanıtımını desteklemek olarak belirlenmiştir. 1990 ve 1996 yılları arasında, çeviri eserlerin ve kitapların Avrupa'da promosyonlarının yapılması alanında pek çok pilot proje gerçekleştirilmiştir. Bu projeler, 1996 ve 1999 yılları arasında üç kültürel programın oluşturulmasına katkı sağlamışlardır. Kaléidoscope (1996-1999)
İlkinin devamı olan bu program, sanatsal ve kültürel yaratımı ve işbirliğini teşvik etmek amacıyla Avrupa Parlamentosu ve Bakanlar Kurulu tarafından 29 Mart 1996'da üç sene için yürürlüğe konulmuştur. Programa ayrılan 26.5 milyon euroluk bütçeye 1999 yılında 10.2 milyon euro daha eklenmiştir. Dans, müzik, tiyatro ve operadan resim, heykel, mimari ve fotoğraf sanatına kadar pek çok alanda, toplam 518 proje maddi olarak desteklenmiştir.
Ariene (1997-1999)
Bir ülke hakkında elde edilen yüzeysel bilgilerin aksine, bir edebiyat eserinin o ülke toplumuna, toplumun kendini nasıl tanımladığına, gelenekleri ve tarihine, tabularına, arzularına ve hedeflerine dair çok daha derin bir anlayış kazandıracağı düşüncesiyle, edebiyat, okuma ve çeviri alanlarına destek sağlanması gerekli görülmüş ve bu doğrultuda Ariene (1997-1999) programı oluşturulmuştur. Üye devletlerin kendi kültürlerini yansıtan edebiyat eserleri dışındaki edebiyat ürünlerine karşı ilgi duymalarını ve böylece birbirlerini daha iyi tanıyıp anlamaları hedeflenmiştir.
Raphael (1997-1999)
Üye devletlerin Avrupa kültür mirası alanında oluşturdukları resmi politikalardaki eksiklikleri tamamlamak amacıyla oluşturulmuştur.
Avrupa parlemontosu tarafından 5 Eylül 2001'de alınan kararlar arasında yer alan 'Culture 2000' programı ise beş yıllık (2000-2004) bir programdır. Programda kültür, 'İnsanların kimliklerini oluşturmak için yaslandıkları dayanak noktası,' olarak tanımlanmış, Parlamentonun görevinin ise ortak bir kültürel taban, bir Avrupa toplumu alanı oluşturmak, yurttaşların bu alana ait oldukları duygusunu artırmak olduğu belirtilmiştir. (Kültür, 1).
Program aracılığıyla, Avrupalılar için ortak bir kültürel alan yaratılmasını teşvik etmek, sanatsal ve edebi yaratımları geliştirmek, Avrupa tarihi ve kültürü hakkında bilgileri yaymak, tanıtmak, uluslararası dağıtımlarını sağlamak, kültürel miras alanlarını geliştirmek, üye devletle arasında kültürel diyalogları ve sosyal entegrasyonu güçlendirmek gibi amaçlar güdülmektedir. Kültür alanında Avrupa ve dünya pazarlarına yönelik gelişmelerin sağlanabilmesi için sektör çalışanlarının, endüstrinin gereklerini karşılayabilecek şekilde yönlendirilmeleri, Avrupa ve dünya pazarlarında rekabet eden ürünler oluşturabilmeleri için bilgi, yetenek ve becerilerini artıracak şekilde eğitilmeleri hedeflenmiştir. Artistik ve ticari değer açısından yüksek ürünler üretilmesi için yeni teknolojilerin özellikle dijital teknolojilerin uygulanması konusunda eğitim verilmesi öngörülmüştür. Bunun temel nedeni de teknolojik gelişmelerden geri kalmayıp, dünya pazarında ekonomik liderliği elinde bulunduran Amerika ve Japonya gibi iki devletle rekabet edebilecek Avrupalı işgücünü yaratmaktır. Desteklenecek kültürel projelerin, uluslararası markette rekabet edebilecek potansiyele sahip olmalarına dikkat edilmektedir. Sanatçıların, kültürel ürünlerin, sektör çalışanlarının ve gerçekleştirilen kültürel aktivitelerin serbest dolaşım prensibi sayesinde, bütün üye devletleri kapsayan geniş bir pazara hitap etmeleri, Avrupa kültürünün erişilebilirliğini, ekonomik getirilerini artırmakta ve de taşıdıkları anlamların içselleştirilmesini kolaylaştırmaktadır.
Kültür 2000 programının 2004 yılı için AB Resmi Gazetesi'nde yayınlanan katılım şartlarında, programın temel katkısı, programa katılma hakkı olan otuz ülkenin kültürel projelerine mali destek sağlamak olarak belirtilmiştir. Tabii bu otuz ülke, on beş AB üyesi, Avrupa Serbest Ticaret Topluluğu üyeleri İzlanda, Norveç ve Liechtenstein ve son olarak da 12 aday ülkeden oluşmaktadır. Her sene farklı bir kültürel alanın ön plana çıkarıldığı programda 2004 senesi için öncelik 'kültürel miras' alanına verilmiştir. Bu alandaki projelerden doksanına destek sağlanacağı bildirilirken, görsel sanatlar alanından on, gösteri sanatlarından da yirmi eser aynı şansı elde edebilecektir (1-2). Bir projeye katılan ülkelerin çeşitliliği ve sayıları arttıkça, o projenin desteklenme olasılığının artacağının altı çizilmektedir. Bu, kültürel çeşitlilik ve çok sesliliğe önem verildiği izlenimini doğursa da, eserlerin ortak Avrupa mirasını ve kültürünü ön plana çıkaracak şekilde hazırlanmasının gerekli olduğunun belirtilmesi, yine tek tip bir Avrupalı kimliği yaratma çabasının varlığını göstermektedir. Eserler, standardize edilmiş, yerel ve bölgesel kimlikleri göz ardı eden bir kültür anlayışıyla yaratıldıktan sonra, yaratıcılarının farklı millet ve kültürlerden gelmelerinin bir anlamı kalmamaktadır.
Programa katılamayan ülkelerin hepsi üçüncü dünya ülkeleri olarak tanımlanmaktadır. Türkiye'nin de yer aldığı bu ülkeler ancak kültürel işbirliği projelerine katılabilmektedirler. Programda belirtilen kriterlere göre, bu projeler, kendilerini oluşturan ülkelerin ortak kültürel özelliklerini taşımalıdırlar. Ancak yine de kendi kültürlerini yansıtmakta tam anlamıyla özgür değildirler çünkü üçüncü dünya ülkelerinden katılanların, projenin oluşumu sırasında önemli Avrupa kuruluşlarıyla işbirliği içerisinde olmaları şartı getirilmiştir. Yani (kapalı bir şekilde de olsa) Avrupalı kuruluşlar, yol gösterici, bilgi ve kültür sahibi olarak tanımlanırken, üçüncü dünya ülkeleri olarak tanımlanan ülkelerin proje oluşturabilmek için mutlaka Avrupa'nın denetim ve kontrolü altında hareket etmeleri gerektiği; sektörde rekabet edecek kalitede projeleri kendi başlarına üretemeyecekleri mesajı verilmektedir (3).
Çeviri alanında ise Avrupalı yazarlardan ellisinin (1950'den sonra yazılmış olmaları koşuluyla) üye devletlerin dillerine çevrilmesi için finanssal destek sağlanacağı bildirilmiştir. Öncelik, yöresel diller gibi az kullanılan dillerde yazılmış eserlere verilecektir. Avrupa Edebiyatı üzerine yazılmış eserlerden 20 tanesi de çevrilmek üzere finansal destek alacaktır. Kitap fuarlarının ve okuma odalarının açılması gibi üye devletlerin okuma alışkanlığını geliştirmek üzere hazırlanan projeler içinden 7 tanesi destek alma hakkı kazanırken, edebi eserlerin çevirilerinin yapılması alanında çalışan profesyonellerin yeteneklerini geliştirmek amacıyla oluşturulan projelerden üçü desteklenecektir (3).
Uygulanan Medya Programları
Topluluğun kitle iletişim araçlarıyla ilgili yasal düzenlemelerde bulunması ve çeşitli programlar oluşturması, 1980 sonrasına denk gelmektedir. Kültür ve ekonomi bağlamında kitle iletişim araçlarına verilen önem günbegün artmıştır. Özellikle 1980'lerden itibaren tüm dünyadaki yeni liberal politika uygulamaları, yayıncılığın ticarileşmesinde büyük etken olmuştur. Bu yüzden, milli bazda kamu hizmeti öngören yayıncılık anlayışı, yerini uluslararası markette önemli bir kâr aracı olarak görülen yayıncılık anlayışına bırakmıştır. Bu doğrultuda Avrupa medya endüstrisinin, Avrupa pazarının avantajlarından yararlanması ve finansal destek sağlanması için parlamento tarafından 1990 yılında Media 1 (1990-1995) programı kabul edilmiştir. Media 1'in daha geliştirilmiş versiyonu olan Media 2 (1996-2000) programı ise sadece Avrupa pazarına değil, dünya pazarına yönelik gelişmelerin sağlanmasını amaçlamıştır. En son kabul edilen 'MEDIA Plus' (2001-2005) programında ise, Avrupa işitsel-görsel endüstrisinin geliştirilebilmesi için aşağıdaki faktörlerin altı çizilmiştir:a) Sektörde çalışan Avrupalı profesyonelleri uluslararası piyasada rekabet edebilecek seviyede eğitmek.
b) Avrupa görsel ve işitsel endüstrisindeki rekabeti güçlendirmek.
c) Çeşitli Avrupa organizasyonları arasındaki işbirliği bağlantılarının kurulmasını desteklemek; Avrupalı dağıtım şirketleri, sinema salonları ve görsel-işitsel festivaller arası işbirliğini teşvik etmek.
d) Avrupalı yapım şirketlerinin ve projelerinin geliştirilmesine katkıda bulunmak, finansal destek sağlamak.
e) Avrupa sinematografik eselerinin ve radyo-tv programlarının dağıtımını, promosyonunu, tanıtımını desteklemek.
f) Avrupa sinema festivallerini desteklemek.
Programın asıl katkısı, 400 milyon euro'luk bütçeyle hem yapım öncesinde hem de sonrasında kurgu sinema, belgesel, animasyon, multimedya türlerinde bağımsız prodüksiyon firmalarına yeni projeler için destek vermesi olmuştur. Ancak tek bir şartla: Projeler ürün haline geldiğinde uluslararası markette iş görecek potansiyele sahip olmalıdırlar (Media). Bu da işin ekonomik boyutuna ne kadar çok önem verildiğinin bir göstergesidir.
Düzenleyici Kurallar
Son yirmi yılda iletişim, enformasyon, telekomünikasyon teknolojilerinin hızla gelişmesi ve etki alanlarının küresel boyuta ulaşması, serbest dolaşım ilkelerinin benimsenmesini hızlandırmış, her alanda olduğu gibi yayıncılık alanında da özelleştirme hareketi canlanmıştır. Özelleştirme, 'hem çeşitli uluslararası oluşumlar çerçevesinde ortak politikalar oluşturma, hem de her ülkeye özgü yeni politikalar saptama zorunluluğuna işaret eden bir süreçtir. Avrupa yayıncılığındaki düzenleyici kurallar da, bu süreç içerisinde devreye sokulmuşlardır.' (Kejanlıoğlu, 95). Avrupa Komisyonu üyesi Marcelino Oreja, 'Medya'da Kendi İçinde Denetim' adlı seminerde, medyanın düzenlenmesine neden ihtiyaç vardır sorusunu yanıtlamaya çalışmıştır. Oreja öncelikle, medyanın bilgi sağlamaktan çok daha başka roller üstlendiğini, toplumu şekillendiren özelliklere sahip olduğunu vurgulamıştır. Medyanın, insanların yaşadıkları dünyayı anlamlandırma çabasıyla içselleştirdikleri toplumsal kavramları, inanç sistemlerini ve hatta -görsel, sembolik ve sözel- dilleri bile oluşturduğunun altını çizmiştir. Bu kadar önemli bir faktörün, düzenlenmeden ve denetlenmeden başı boş bırakılmasının tehlikeli olacağını savunmuştur. Ancak bu denetimden kastedilenin, belirli çıkar gruplarının lehine, sansürcü bir anlayışla baskı uygulamak değil, tam tersine devletin ya da özel teşebbüsün medyayı tekeline almasının engellenmesi olduğunu belirtmiştir. Oreja'ya göre, Avrupa Birliği'nin öngördüğü denetim; adil ve etkili rekabetin, içeriğin çoksesliliğinin ve medya sahipliğinde çoğulculuk ilkelerinin uygulanıp uygulanmadığını kontrol etmektedir (1).Peki bu denetimi kimler nasıl düzenleyeceklerdir? Oreja, AB'nin Almanya'dan örnek aldığı 'kendi içinde düzenleme' kavramını benimsediğini söyler. Bu tarz bir denetimin çoğu zaman anayasal düzenlemelerden ve resmi kanunlardan daha 14 büyük bir etki sağlayabileceğini savunur. İşitsel-Görsel (Audiovisual) sektördeki düzenleyici organların, politik güçlerden bağımsız olmaları gerektiğini ve bu organların en önemli görevinin, yapılan yayınlarda çok sesliliğin garanti altına alınması ve tüm yapımcıların içerikle ilgili kurallara uyumlarının sağlanması olduğunu belirtir (2).
Almanya'dan örnek gösterilerek üye devletlere uygulamaları tavsiye edilen bir diğer husussa televizyonların kendi konseylerini oluşturmaları ve konsey üyelerinin, toplum içindeki bütün grupları temsil edecek şekilde seçilmeleridir. Oreja, iki tip içsel denetimden sözeder:
Birincisinde, sektörde yer alan yöneticiler ve çıkar grupları, devlet müdahalesine gerek kalmaması için bazı kurallar üzerinde kendi aralarında anlaşmaya varırlar. Bunun bir örneği İngiltere'deki 'Press Code'dur. Denetici, sektörün kendisi ve halktır (halk şikayet mekanizmalarına sahiptir).
İkincisi ise yasal bir çerçeveye oturtulan ya da kanunlarda yer alan bir temele dayanan içsel denetim şeklidir. Bütün yayıncılık alanı üzerinde bir üst otorite gibi işleyen devletten bağımsız düzenleyici bir kurul bulunur. Bunlar ulaşılması amaçlanan bazı hedefler belirlerler. Ancak bu hedeflerin gerçekleşmesi için hangi kuralların ne şekilde konacağı ve denetleneceği sektördeki yöneticilere ve diğer çıkar gruplarına bırakılır. Burada denetleyici, otoritelerle sektörün kendisidir (4).
Yayıncılıkta devlet müdahalesinden yana bir tutum sergilemeyen Avrupa Birliği; üye devletlerin yayınları, topluluğun genel ticari ve ekonomik çıkarlarını zedelemeyecek ve topluluk içerisinde haksız rekabete yol açamayacak şekilde olduktan sonra, üye devletlere müdahale etmemektedir. Üye devletler, hem yayın içeriklerini hem de kamu hizmeti öngören yayıncılığın nasıl finanse edileceğini, frekans tahsisini ve yayıncılık alanındaki düzenleyici kuralları kendi iç hukukları doğrultusunda belirlemektedirler. Üye devletlerin bağlı oldukları en ciddi yasal düzenleme ise topluluğun İşitsel-Görsel (Audiovisual) politikaları bağlamında ortaya konan 'Television without Frontiers' (sınır ötesi televizyon) yönetmeliğidir. Yayıncılık alanında ortak bir pazar kurma fikrini içeren yönetmeliğin hazırlık aşamasında üç önemli hedef belirlenmiştir:
1. Etkili tek bir pazar yaratmak için düzenleyici kurallar oluşturmak.
2. Milli bazda varolan yayıncılık sistemlerini desteklemek için Avrupa bazındaki mekanizmaları geliştirmek.
3. Dünya pazarları bağlamında Avrupa kültürü çıkarlarını korumak için önlemler almak.
Televizyon yayınlarının topluluk içerisinde serbest dolaşımını sağlamayı amaçlayan yasal düzenlemeyi içeren 'Television without Frontiers' yönergesi, 1989'da kabul edilmiş, 1991'de yürürlüğe girmiştir. 1997'de yeni teknolojik gelişmeler doğrultusunda Parlamento ve Konsey'in ortak onayıyla tekrar değişikliğe uğramıştır. Bu düzenlemenin ikinci maddesinde her topluluk üyesinin, alınan kararlar doğrultusunda kendi iç hukukunda birtakım değişiklikler yapması zorunluluğu getirilmiştir. Hatta, ayrı ayrı her üye devletin neleri düzeltmesi gerektiği de belirtilmiştir. Diğer bir maddeye göre ise, hiçbir üye devlet, diğer üye devletlerin yayınlarının alımını ve geçişini kısıtlayamayacaktır. Bunun nedenleri, Avrupa yapımlarının dağıtımının ve üretiminin desteklenmesi, Avrupa şirketlerinin ve reklamcılığın teşvik edilmesi; çok sesliliğin ve farklılıkların desteklenmesi olarak belirtilmiştir. Ayrıca, insan onurunu zedeleyici ve çocuklara zarar verici içeriklere karşı çıkan, cevap hakkının korunmasını öngören maddelere de yer verilmiştir. Yönetmelikte ayrıca, üye devletlerden herhangi birinin, çok önemli olduğu varsayılan olayları, toplumun büyük bir kesimin görmesini engelleyecek şekilde yayınlayamayacağının altı çizilmiştir.
Bu yönetmelikte de diğer medya programlarında (Media 1, Media 2, Media Plus) olduğu gibi medyanın çok sesliliğinin, demokrasiyi ve kültürel farklılıkları koruyan bir mekanizma olarak işlev görmesi için düzenleme yapıldığı savunulmuştur. Avrupa'nın insan hakları, demokrasi ve eşitlik ilkelerini benimseyen kültürel prensiplerinin altı çizilmiştir. Ancak, şu da bir gerçektir ki, medyadaki çok sesliliğin ve farklılıkların korunmaya teşvik edilmesinin tek nedeni, Avrupa'nın demokratik gelenekleri değildir. Medya, ticari ve ekonomik kaygılarından ötürü, daha geniş kitlelere ulaşabilmek için, çok çeşitli izleyici istek ve beklentilerini karşılamak ve kültürel farklılıklara göz ardı etmemek durumundadır.
Avrupalı kimliğinin teşvik edilmesi sırasında oryantalist söylemin izlerinin görüldüğünden kısaca söz etmiştik. Avrupa'nın kendini nasıl tanımladığı, 'öteki'nin nasıl tanımlandığına da bağlıdır. Kimlik oluşumu, ötekiyle karşılıklı etkileşime dayanan devingen bir süreçtir. 'Biz'in içinde mutlaka 'öteki'nden bir şeyler vardır; çünkü ne olduğumuz aynı zamanda ne olmadığımıza göre de şekillenir (Lacan, 541). Avrupalıları bir araya getirecek olan bir diğer ötekileştirme stratejisi de ortak bir düşman, bir rakip ortaya konulmasıdır. Sosyolojik bulgulara göre, iki faklı grubun kimlikleri çatıştığında, farklı gruplardaki bireyler kendi içlerinde birbirlerine daha sıkı bağlanırlar ve grup kimliğine daha fazla sahip çıkarlar.
Viviane Reding, yukarda değindiğimiz konuşmasında, ABD'yi bir 'öteki' olarak tanımlamış, onu Avrupa piyasasını işgal eden ve alt edilmesi gereken bir rakip olarak göstermiştir. Konuşmanın başında Avrupa sinemasının var olmasına, gelişmesine ve dağıtımının yapılmasına çok önem verilmesi gerektiğini söylemiş, pazar sayısının ve yapım araçlarının sınırlılığının giderilmesi gerektiğini anlatmıştır. Daha sonra ise sinema sektörünü ve genel anlamda Audovisual(İşitsel-Görsel) sektördeki dünya pazarına hitap eden büyük dağıtım ve yapım şirketlerinin çoğunu ele geçirmiş olan Amerika'nın ürettiği yapımların altında ezilmemeleri gerektiğini savunmuş; Amerikan yapımlarını, Avrupa kültürüne 'yabancı' ve 'zarar verici' olarak tanımlamıştır (4).
Benzer bir şekilde, dijital ve Internet sektöründe de aşırı derecede Amerikan teknolojilerinin ithal edildiğini, özellikle Internet aracılığıyla erişim sağlanan içeriğin büyük bir oranla Kuzey Amerika merkezli olduğunu, Avrupa'nın bu konuda bir an önce ABD'yle yarışır duruma gelmesi gerektiğini dile getirmiştir. Bunun için Media Plus programının Internet'te Avrupalı bir içerik oluşturma çabası güttüğünü, bunu da sektörde çalışan Avrupalıların yeteneklerini geliştirecek eğitimler verilmesiyle, Avrupa dağıtım ve yapım şirketlerinin desteklenmesiyle sağlanabileceğini vurgulamıştır (4).
Bu konuşmadan iki sene önce ise, Avrupa Komisyonu Başkanı Jacques Santer, Avrupa 'Audiovisual' Konferansı'nda yaptığı açılış konuşmasında, 'Audiovisual' pazarında en geniş payın AB'ye ait olduğunu; örneğin sinema sektöründe AB'nin ABD'nin önüne geçmeye başladığını iddia etmiştir. 1996'da AB'ye üye devletler tarafından 670 tane uzun metrajlı film yapılırken, ABD'de yalnızca 420 film üretildiğini vurgulamıştır (2).
Konuşmasında oldukça olumlu bir tablo çizen Santer'ın sözleri çelişkilidir; çünkü fazla film üretmek, sektörde öne geçmek anlamına gelmez. Önemli olan, hem Avrupa hem de dünya pazarında Amerikan filmlerinin ve diğer ürünlerinin çok daha yaygın ve fazla bir şekilde tüketiliyor olmasıdır. Amerikan şirketleri, ürünlerin dağıtımı ve pazarlanması konusunda da hâkim güçtür. Konuşmasının sonlarında Santer da bu gerçekleri kabul ederek Avrupa şirketlerinin yaşamakta olduğu sıkıntılara değinmiştir. Avrupa'da üretimin, milli pazarlarda bölünerek küçüldüğünden, yapım şirketlerinin Avrupa ve dünya pazarında rekabet edebilecek kadar geniş bir kapasiteye sahip olmadığından ve yeterince finansal kaynak bulanamadığından şikayet etmiştir. Sonuçta da, gerçekten Avrupalı olan bir 'Audiovisual' sektörün yaratılması gerektiğini ve bu endüstrinin güçlendirilmesi gerektiğini vurgulamıştır (6).
Kültürel birliğin sağlanmasında eğitim politikalarının da çok önemli bir yeri vardır. Topluluğun eğitim politikası, kesin yasalarla bağlayıcı olmaktan ziyada, üye ülkelere öneriler veren ve hem ulusal geleneklere hem de global gereksinimlere göre şekillenen bir yapıya sahiptir. Eğitim politikasından Maastricht Antlaşması'nın üçüncü alt başlığında söz edilmiş, ilk madde olarak üye devletlerin dillerinin öğretilmesi ve yaygınlaştırılması konusuna değinilmiştir. Gerçekten de kültürel entegrasyonun sağlanmasında dil çok önemli bir unsurdur, çünkü 'birey, dünyayı doğrudan ya da tarafsız algılamak yerine, büyük ölçüde içinde yaşadığı toplumun ona kazandırdığı dille tanır. Dil, dünyada varolan nesneleri ve algılanan olguları adlandırmayı sağlamanın ötesinde, düşünceyi aydınlatır ve sabitleştirir.' (Zeyrek, 38-39).
Kültürel beraberliğin oluşturulması bağlamında, Avrupa Birliği, eğitim politikasında önceliği dil eğitimine vermekte, hatta bunun için özel fonlar oluşturmaktadır. Çok dilli ve çok kültürlü iletişimin yalnızca öğrenciler arasında değil, çalışan kesim arasında da oluşturulması hedeflenmektedir. Eğitim alanında Avrupa sınırlarını genişletmek amacıyla ortaya konan diğer önemli amaçlar ise şu şekilde belirlenmiştir:
- Diploma ve öğretim sürelerinin karşılıklı olarak tanınmasını teşvik ederek, öğrenci ve öğretim üyelerinin hareket alanını genişletmek,
- Öğretim birimleri arasında işbirliğini geliştirmek,
- Üye ülkelerin eğitim sistemlerine ilişkin ortak sorunlarda bilgi ve deneyim paylaşımını geliştirmek,
- Üye devletler arasında öğrenci değişim sistemini desteklemek. (Taşeli, 20-24).
Kültür ve Eğitim de dahil olmak üzere tüm birlik politikalarında ön plana çıkan amaç, ortak bir Avrupalı kimliği söyleminin yaygınlaşmasını ve diğer kimliklerin sürekli iletişim halinde bulunarak bu ortak kimliği benimsemelerinin sağlanmasıdır. Avrupalı kimliğinin AB yönetimi tarafından, diğer tüm kimliklerin önüne geçirilmesi, birliğin varlığını koruması ve ekonomisinin güçlenmesi açısından son derece önemli görülmektedir.
Sonuç olarak, Avrupa Birliği kültür politikasında, bilginin ve ortak Avrupa kültürünün dolanımını ve yayılımını hatta oluşumunu sağlayan kültür ürünlerinin dünya pazarlarında daha geniş yer bulacak şekilde üretilmesi, ortak bir güç olarak, dış rekabete açılması, Amerika gibi büyük dünya güçleriyle ekonomik açıdan yarışabilir hale gelinmesi, dolayısıyla da Avrupa kültürünün, geleneklerinin ve yaşam biçimlerinin daha fazla kabul görmesi ve tanınması, ayrıca bu ürünleri yaratacak ve tüketecek insan bilincinin oluşturulması hedeflenmektedir; çünkü bireyler, tükettikleri ürünlerle hem pazara katkıda bulunurlar, hem de söz konusu ürünlerin taşıdığı anlamlar tarafından inşa edilirler, bu anlamların sürekliliğini sağlarlar. Dolayısıyla AB'nin kültür politikasında, başat üretim sisteminin ve ortak pazarın gelişmesini/ genişlemesini destekleyecek şekilde, Avrupa kültür ürünlerini tüketecek, ortak Avrupa kimliğini benimseyecek uygun insan oluşturma çabası verilmektedir.
'Avrupalı Kimliği Şartı', (A Charter of European Identity). Online. Internet. http: //www.eurplace.org/diba/citta/cartaci.html Avrupa Topluluğu Nedir? Avrupa Topluluğu Komisyonu, Enformasyon Temsilciliği: Ankara, 1976.
Aydoğan, Metin. Avrupa Birliği'nin Neresindeyiz? Tanzimat'tan Gümrük Birliği'ne' İstanbul: Kum Saati Yayınları. 2002.
Güney, Çetin. 'Avrupa Kültürüyle AB İdealinin İmkânsız Birlikteliği.' www.ceterisparibus.net/ab/ ab_makaleler.htm
'İlk Kültürel Programlar' (First Cultural Programme) European Union International web site. www.europa.eu.int/comm/culture/eac/sources_ info/press_speeches/1999_en.html Kejanlıoğlu, D. Beybin, Gülseren Adaklı, Sevilay Çelenk. 'Yayıncılıkta Düzenleyici Kurallar ve RTÜK' Medya Politikaları. Ankara: İmge. 2001.
'Kültür 2000: 2004 için Teklif Çağrısı' (Culture 2000: Call for Proposals for 2004) European Union International web site. www.europa.eu.int/ e u r- l ex / p r i / e n / o j / d a t / 2 0 0 3 / c _ 1 9 5 / c _ 19520030819en00200039.pdf
Hall, Stuart. Yerel ve Küresel: Küreselleşme ve Etniklik. (1991) Çev. Hakan Tuncel. İlef, Ankara Üni. İletişim Fakültesi web sitesi. 2001. wwwilef.net
'Lacan', Ahmet Cevizci. Paradigma Felsefe Sözlüğü. İstanbul: Paradigma Yayınları, 1999.
'Maastricht Treatment, Article 151.' European Union International web site www.europa.eu.int/eur-lex/en/treaties/selected/ livre235.htm
'MEDIA Programme of the European Union', European Union International web site. www.europa.eu.int/ comm/avpolicy/media/index_en.html Moreira, Juan M Delgado. 'Cultural Citizenship and the Creation of European Identity', Electronic Journal of Sociology. Online. Internet. 1997. http: //www.sociology.org/content/vol002.003/delgado. html
Myrdal, Gunnar. Internationale Wirtschaft- Probleme und Aussichten (übers. Dr. Lehbert/Anderson). Berlin: 1958.
Santer, Jacques. 'President of the European Commission European Audiovisual Conference', European Union International web site: Information, Communication, Audiovisual Media: Information, Communication, Culture, Audiovisual' Audiovisual Policy. www.europa.eu.int/eac/speeches/santer.html
Reding, Viviane. 'Avrupa Kültür Politikası'(European Cultural Policy), 2000. European Union International web site: Cultural Activity: Archives. www.europa.eu.int/comm/culture/eac/ sources_info/pdf-word/discredathens.pdf Robins, Kevin 'Türkiye Avrupa ve Kimlik Sorunu', New Perspectives Quarterly, Cilt 3, Sayı 2, 2001, s.33.
Sözen, E. Söylem. İstanbul: Paradigma Yay. 1999.
Speech by Mr. Marcelino Oreja at the Seminar on Self-regulation in the Media. Saarbrücken, 19-21 April 1999.' www.europa.eu.int/comm/ avpolicy/legis/key_doc/saarbruck_en.htm Taşeli, Emine. 'Avrupa Eğitim Programlarına Türkiye'nin Katılımıyla İlgili AEGEE Tarafından Gerçekleştirilen Halkla İlişkiler Çalışmaları' İ. Ü. Y. Lisans Tezi. İstanbul, 2001.
Tekeli, İlhan, Selim İlkin. Türkiye ve Avrupa Topluluğu. Ankara: Ümit Yayıncılık. 1993. 'The Television without Frontiers directive.' (Sınır ötesi Televizyon). European Union International web site: Audiovisual policy. www.europa.eu.int/comm/ avpolicy/regul/regul_en.htm
Üstün, Kâzım. 'Avrupa Birliği Düşüncesinin Doğuşu' İdeal Hukuk sitesi.
Yüksel, Ali Sait. 'Türkiye İlişkileri Açısından Avrupa Ekonomik Topluluğu' İstanbul: İ.İ.T.İ. Akademisi Yayınları, 1979. Zeyrek, D. 'Söylem ve Toplum' içinde Kocaman, A. (diğerleri). Söylem Üzerine. Ankara: Hitit Yay. 1996, ss. 38- 39
- [1] Yukarda alıntı yapmış olduğum Şart, 994'te AB Parlementosu'nda Çek Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı'nın bir Avrupalı Kimliği Şartı oluşturma önerisinde bulunması üzerine, AB'nin Almanya yönetiminin bu görevi üstlenmesi ve bir çalışma grubu oluşturulması ile hazırlanmıştır. Söz konusu Şart, 1995 yılında, 41. AB-Almanya Kongresi'nde kabul edilmiştir
- [2] Söz konusu programlar hakkında daha fazla bilgi edinmek isterseniz, kaynaklarda göstermiş olduğum web adresini açtığınızda her bir program için ayrı bir link göreceksiniz. Üzerlerine gidip tıklayınız.








